Dini Durum

Filistin topraklarında (Batı Şeria ve Gazze) nüfusun %90’dan fazlasını Filistinli Müslüman ve Hıristiyan Araplar oluşturur. Yahudi sayısı ise, sonradan bölgeye gelen yerleşimcilerle birlikte %10’a yükselmiştir. Filistinli Arap nüfus içinde Hıristiyan olanların oranı %5’tir. Farklı dini gruplar arasındaki ilişkiler Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmeye başladığı zamandan bu yana son derece gergindir. Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te sayıları gittikçe artan yerleşimciler, yarım yüzyıldan daha uzun zamandır çok zor koşullarda yaşayan Filistinli mülteciler, Kudüs sorunu ve ekonomik kaynakların adaletsiz paylaşımı gibi pek çok sorun ilişkilerin giderek bozulmasına neden olmuştur. Tüm bu problem alanlarının içinde farklı dini grupların her birinin en çok hassasiyet gösterdiği sorun Kudüs’tür. Üç büyük semavi din için de büyük önem taşıyan Kudüs şehri, MÖ 2000’li yılların başında Hz. Davud’un İbrani kabilelerinin yaşadıkları bölgenin ortasında bulunan bu şehri krallığına başkent yapmasıyla tarih sahnesine çıkmıştır. Yahudi inancına göre, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı Allah için kurban etmeye giriştiği (Yahudi inancına göre Hz. İbrahim’in meşru oğlu İshak’tır. Hz. İsmail onlara göre Hz. İbrahim’in gayri meşru oğludur. İslam inancına göre ise Allah adına kurban edilmek istenen kişi Hz. İsmail’dir) Moraih Tepesinde Hz. Süleyman’ın ilk mabedi yapmış olması, şehrin önemini artırmıştır. M.Ö. 6. yüzyılda Babil hakimiyeti sırasında Yahudilerin baş kaldırması esnasında Babilliler, bu mabedi yıkmışlar ve ardından da Yahudi toplumunun ileri gelenlerini Babil’e sürmüşlerdir. M.Ö. 538’den itibaren başlayan Pers egemenliği altında yeniden inşa edilen mabet, tüm Yahudileri birleştiren bir kutsal yer olarak varlığını sürdürmüştür. M.Ö. I. yüzyılda Kral Herod döneminde bugün ancak dış duvarının küçük bir kısmı ayakta kalmış olan görkemli mabet, 480 metre uzunluğunda ve 280 metre genişliğinde bir alanda yeniden inşa edilmiştir. M.S. 70 yılında Roma hakimiyeti döneminde Romalı General Titus bu mabedi yerle bir etmiştir ve o günden bu yana Yahudiler bu mabedin ayakta kalan Batı duvarı önünde ağlamaktadırlar. Ağlama duvarı olarak adlandırılan bu duvar, Yahudiler için yıkım gününü simgeleyen çok özel bir semboldür.

Uzun yıllar devam eden Roma ve Bizans dönemlerinin ardından Hz. Ömer devrinde Müslüman Arapların 638 yılında Kudüs’ü almaları ile birlikte bu topraklar İslam devletinin yönetimi altına girmiştir. „Yeruselayim“ olarak bilinen şehrin ismi Müslümanların yönetiminde „Kudüs“ olarak değiştirilmiştir. Yahudilerin büyülü mabed olarak gördüğü, Hz. Süleyman’ın tevhidi temele dayalı binasının olduğu yere (Harem-i Şerif) bu dönemde, Süleyman peygamberin tevhid mücadelesinin bir sembolü olarak Kubbetü’s-Sahra inşa edilmiştir. Bir dönem Haçlıların Hıristiyan hakimiyetinde kalan kent, daha sonra Memlükler ve ardından da Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hakimiyetine girmiş ve 20. yüzyıl başında (1917’de) İngilizlerce işgal edilen kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Osmanlı hakimiyeti döneminde kutsal mekanlar bir dizi restorasyona tabii tutulmuştur. BM Genel Kurulu’nun 29 Kasım 1947 tarihli 181 nolu kararına göre uluslararası özel bir yönetime bırakılmış olan Kudüs kenti, 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail tarafından işgal edilmiştir.
Eski Kudüs kentini çevreleyen ve bugün de büyük bölümü ayakta olan surların inşa tarihi 16. yüzyıl, Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. Sekiz adet sur kapısından geçerek ulaşılan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi mahalleleri bütün bu anlatılan 4000 yıllık tarihin temsilcileri durumundadırlar. Harem-i Şerif ve onun bahçesindeki Mescid-i Aksa, Müslümanları; Ağlama Duvarı, Yahudileri; Hz. İsa’nın Acılar Yolu da, Hıristiyanları temsil etmesi açısından, üç büyük semavi dinin şehirdeki sembolleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Vahye dayanan üç büyük dince kutsal kabul edilen Kudüs, Müslümanlar için ayrı bir önem arz etmektedir. Hz. Ömer Camii’nin içinde bulunan kaya parçasının değeri, Hz. Muhammed’in (s.a.s.), Miraç gecesinde Burak adlı bineğiyle birlikte buraya gelip „Muallak Taşı“ diye anılan bu kutsal kayanın üzerinden Allah katına yükselmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu taşın, Peygamberimiz (s.a.s.)’i bırakmak istemediği için bir süre göğe yükselip daha sonra muallakta kaldığı rivayet edilmiştir. „Miraç“ hadisesi sırasında taş üstünde Peygamberimizin ayak izi kalmıştır. Miraç hadisesi hakkında Kuran-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır. „Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir.“ (İsra, 17/1). Burada dikkat edilirse Mescid-i Aksa’dan „çevresini mübarek kıldığımız“ şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer bütün Filistin topraklarıdır. Filistin diyarının mübarek kılındığına dair ayrıca hadisler de bulunmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyurulmaktadır: „Allah, Aras ile Fırat arasını mübarek (bereketli) kılmış ve özellikle Filistin’i mukaddes kılmıştır.“ (Müslim, İman, 282; Münavi, et-Teysir, I/248)
El-Aksa Camii (Mescid-i Aksa) Hz. Ömer Camii’ne göre daha sade bir yapıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanında Mescid-i Aksa (Mekke’ye en uzak mescid) olarak adlandırılan mescidin yapımı bazı rivayetlere göre, Hz. Davud zamanında başlamış, oğlu Hz. Süleyman zamanında tamamlanmıştır. Müslümanlara kıble olarak Kudüs’e yönelmeleri emrinin gelmesinin ardından, hicretten sonra 17 ay boyunca Müslümanlar Kudüs’e yönelerek namaz kılmışlardır. Daha sonra yeni bir vahiy ile kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevrilmesi istenmiştir. Bu durum Kudüs’ün önemini azaltmamıştır.
Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu İsmail’i (a.s.) kurban etmek üzereyken vahiy aldığı Zeytin Dağı’nın bütün dinler için hassas bir bölge olduğu söylenebilir. Bu mezarlık alanda Hz. Muhammed (s.a.v)’in sahabelerinden Selman-ı Farisi Camii ve türbesi bulunmaktadır.
Hz. İsa’nın (a.s.) „Acılar Yolu“ Hıristiyanların Kudüs’teki önemli bir mekanıdır. Hz. İsa’nın (a.s.) çarmıha gerildiği varsayılan yer olan bugünkü St. Sepulchre Kilisesi’ne kadar yürüdüğü Via Dolorosa (Acılar Yolu) boyunca durakladığı 14 nokta, bugün Hıristiyanlarca ziyaret edilmekte ve böylelikle Katolikler Hz. İsa’nın acısını manen paylaşmak istemektedirler. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği varsayılan yerde kurulan Sepulchre Kilisesi’nde (Kutsal Naaş Kilisesi) Hz. İsa’nın yatırıldığı musalla taşı ile mezarı bulunmaktadır. Farklı kiliseler burada gün boyunca ayinler yapmaktadır.
Görüldüğü üzere üç semavi din için büyük önem arzeden Kudüs, „Kudüs sorunu“ olarak, Filistin-İsrail sorununun en önemli parçasını oluşturmaktadır. Dünyanın üç önemli dininin tek ortak merkezi olan Kudüs, bu yönüyle sadece bölgesel nitelikli bir sorun değildir. Dolayısıyla müzakere masasındaki taraflar Kudüs söz konusu olduğunda, iki siyasi aktörün temsilcisi olmaktan çıkarak dünya sathına yayılmış üç büyük dinin temsilcileri niteliği kazanmaktadır.
1991 yılında başlatılan Ortadoğu Barış Süreci’nde çözümü zor olan sorunlardan biri olduğu için Kudüs meselesi, yerleşimciler ve mülteciler sorunu ile birlikte en son aşamaya bırakılmıştır. 2000 yılının Ağustos ayı içerisinde Amerika’nın öncülüğünde başlatılan Camp David Barış Görüşmeleri Kudüs sorununa odaklandığı için başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Görüşmelerde İsrail, Kudüs’ün Yahudi devletinin ebedi ve bölünmez başkenti olduğunu savunurken; Filistin tarafı ise Kudüs’ün iki ayrı egemenlik alanına bölünmesini, kutsal yerler başta olmak üzere Doğu Kudüs’ün önceki anlaşmaların da gerektirdiği gibi, ilan edilmesi düşünülen Filistin devletinin başkenti olmasını talep etmiştir
Görüşmelerin kesilmesinin sonrasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, ABD’nin İsrail büyükelçiliğini resmi olarak Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacağını açıklaması, İsrail’e verilen desteği açık bir biçimde göstermektedir. Bu davranış Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak anlamına gelmektedir.
28 Eylül 2000 tarihinde dönemin İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın Jerusalem Post’a Yeruşalim ve El-Kuds’ün yan yana iki başkent olabileceği yolunda yaptığı açıklama, bir İsrail başbakanından Kudüs hakkında olumlu anlamda duyulabilecek, belki de ilk ve tek açıklama idi. Ancak bu uzun sürmedi, aynı tarihte söylediği şu sözler, Kudüs konusunda İsrail’in hiçbir tavize yanaşmayacağını gösteriyordu: „Filistinlilerin başkenti El-Kuds bizim vermeyi kabul edeceğimiz topraklardan oluşacak. Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alanın Filistinlilere bırakılmasına hiçbir İsrail başbakanı imza atmaz“.
Sabra ve Şatilla Katliamı’nın yıldönümünün yaşandığı 16 Eylül’ün üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden, 28 Eylül 2000’de, Sabra ve Şatilla Katliamı’nın sorumlusu, dönemin ana muhalefet partisi lideri Ariel Şaron, Barak hükümetinin izniyle yanına aldığı 1.000 polis ve 3.000 askerle birlikte Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi, İkinci İntifada’nın başlamasına neden olmuştur.
Kudüs sorunu bölgesel bir sorun değildir, bu sorunun üç büyük dinin temsilcilerini ilgilendiren bir çok yönü vardır. İsrail-Filistin Sorunu da esasında Kudüs sorununda odaklanmaktadır. Kudüs sorunu çözülmedikçe İsrail-Filistin sorunu da çözülemeyecektir.

Kaynak

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: