Filistin toprakları İslam’ın kutsal topraklarındandır

Filistin meselesinin İslam ümmeti açısından önemi hakkında bilgi verir misiniz?

Öncelikle şunu belirtelim ki, Filistin davası zatı itibariyle İslamidir ve bu davanın birtakım İslami temelleri bulunmaktadır. Bu itibarla “Ben Müslümanım” diyen herkesin bu davaya sahip çıkması gerekir. Fiili olarak bu davaya yön veren oluşumlar hakkında endişeleri olanlar bu oluşumları İslami ölçülerin ve Filistin davasının dayandığı İslami temellerin ışığında sorgulayabilirler. Ama Filistin davasına sahip çıkmamaya bu tür endişeleri gerekçe göstermenin izah edilecek bir yanı yoktur. Ayrıca bugün Filistin davasına fiilen sahip çıkan oluşumları sorgulayanların da kendi çıkar hesaplarını değil İslami değerleri ve ölçüleri öne çıkarmaları gerekir.

Filistin davasının ümmet açısından önemi bu davanın dayandığı İslami temellerden kaynaklanmaktadır. Bu temelleri de özet olarak sıralamak gerekirse:
 
Birinci olarak: Filistin toprakları İslam’ın kutsal topraklarındandır. Çünkü Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir.” (İsra, 17/1)

İkinci olarak: Filistin İsra ve Mirac toprağıdır. İsra ve Mirac olayı Filistin toprağına akidevi bir üstünlük kazandırmış ve haremi şerif olarak bildiğimiz Mekke ve Medine ile orası arasında bir bağlantı kurmuştur.

Üçüncü olarak: Filistin Peygamberler diyarıdır. Peygamberlerin ortak çizgisi ise bugün İslam ile ayakta tutulan tevhid çizgisidir ki, Yüce Allah bu çizgi üzere kalmayı haniflik olarak nitelemektedir. Dolayısıyla Filistin topraklarının gerçek varisleri bugün tevhid çizgisini muhafaza eden hanif Müslümanlardır.

Dördüncü olarak: Müslümanların ilk kıblesi ve haram mescidlerin üçüncüsü olan Mescidi Aksa’nın orada olması dolayısıyla bu toprakların işgal altında tutulması, İslam’ın kutsal değerlerinin işgal altında tutulması ve kirletilmesi anlamına gelir ki, kutsal değerleri hakkında duyarlılığı olan bir Müslümanın böyle bir şeyi içine sindirmesi mümkün değildir.

Beşinci olarak: Filistin toprakları ve Mescidi Aksa, Resulullah (s.a.s.)’in vasiyetidir. Resulullah (s.a.s.): “Oraya (Mescidi Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin” diye buyurmuştur. Burada “zeytinyağı” bir semboldür. Müslümanların bu tavsiye dorultusundağ Filistin topraklarına sahip çıkmaları ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım göndermeleri gerekir.

Altıncı olarak: Filistin toprakları raşid halifelerin ikincisi olan Hz. Ömer (r.a.)’in kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslüman nesillere emanetidir. Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamberine hıyanet etmeyin ve bile bile size emanet edilen şeylere hıyanet etmeyin.” (Enfal, 8/27)

Yedinci olarak: Filistin toprakları üzerinde verilen cihad Resulullah (s.a.s.)’in müjdesine mazhar olmuş bir cihaddır. Resulullah (s.a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: “Ümmetimden bir grup sürekli hak üzere hareket edecek, düşmanlarına üstün geleceklerdir. Allah’ın emri gelinceye kadar (onların bu cihadları devam eder), kendilerine muhalefet edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermez.” “Onlar nerededirler ey Resulullah?” diye soruldu. O da şöyle buyurdu: “Beyti Makdis’de (Kudüs’te) ve Beyti Makdis’in (Kudüs’ün) çevresindeki bölgelerde.”

Sekizinci olarak: Filistin davası sadece bir toprak meselesi değil aynı zamanda bir inanç davasıdır.

Dokuzuncu olarak: Filistin ve Mescidi Aksa, Hz. Ömer (r.a.)’in bu toprakları fethettiği günden buyana Müslümanlar için sürekli bir sembol rolünde olmuştur. Filistin ve Mescidi Aksa’nın bu özelliği dolayısıyla inançlarına bağlı Müslümanlar haçlı saldırıları karşısında binlerce şehid vererek direnmiş, hıristiyanlarla herhangi bir pazarlığa girişmemişlerdir. Salahuddin Eyyubi’yi Filistin’i haçlı işgalinden kurtarmak için seferber eden de o toprakların taşıdığı bu özellikti. Sultan II. Abdülhamid’in, yahudilerin oldukça cazip tekliflerini elinin tersiyle itmesi ve bu toprakların bir karışından bile taviz vermeye yanaşmaması da bu yüzdendi.

Ayrıca şunu bilmek gerekir ki Filistin’in konumu tarih boyunca ümmetin içinde bulunduğu durumu yansıtan bir ayna olmuştur. Bu yüzdendir ki, ümmetin birlik ve bütünlüğü bozulamadan bu toprakların işgal edilmesi mümkün olamamıştır. Geçmişte haçlı işgalinin gerçekleştirildiği dönem için de aynı şey söz konusuydu. Kısacası Müslümanların birliklerini ve izzetlerini korudukları dönemde Mescidi Aksa ve Filistin İslam’ın hakimiyetinde olmuş, ancak ümmetin birliğinin bozulduğu ve bir zaafiyetin başgösterdiği dönemlerde bu kutsal mekanlar işgal edilmiştir.

Filistin meselesinin dünyanın değişik yörelerinde yaşanan krizlerle ve özellikle Müslümanlar üzerindeki yoğun baskıyla da yakın ilgisinin olduğunu sanıyoruz. Bilhassa son dönemde Filistin’deki İslami mücadele karşısında İsrail’in geleceğinin tehlikeye girmesi üzerine bütün dünyada İslami gelişmeler üzerindeki baskıların artırılması, hatta bazı ülkelerde İslmia sosyal faaliyetlerin bile yoğun baskı altına alınması bu yöndeki kanaatimizi doğruluyor. Siz bu konuda ne diyorsunuz?
Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir ki bugün Filistin topraklarını işgal altında tutanlar iman edenlere düşmanlıkta en ileri gidenlerdir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün.” (Maide, 5/82) Burada dikkat edilirse yahudiler müşriklerden de önce anılarak onların bu düşmanlıkta müşriklerden daha katı oldukları vurgulanıyor.

Filistin meselesi geniş bir platformda ve çok boyutlu bir şekilde incelendiğinde bu meselenin günümüzde yaşanan pek çok meseleyle doğrudan veya dolaylı bir bağlantısının olduğu görülür. Özellikle siyonist işgal yönetiminin Filistin toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için kurduğu bağlantılar dünyanın değişik bölgelerinde çeşitli krizlere ve sorunlara yol açmaktadır. Siyonist devlet aslında Filistin toprakları üzerindeki varlığını bugün İslam ülkelerine hükmeden yönetimlere borçludur. İşgalci anlayışla gelip o topraklara yerleşen siyonistler bunu bildiklerinden İslam ülkelerindeki mevcut yönetimlerin gitmesini ve İslam’ın devlet yönetimlerinde söz sahibi olması için çalışan hareketlerin güçlenmesini istemiyorlar. Bu yüzden İslami hareketlerin aleyhine sürekli propaganda yapıyorlar. Bu konuda uluslararası medya üzerindeki güçlerini sonuna kadar değerlendiriyorlar. Son zamanlarda Batı’da İslami uyanış hareketlerini bir fundamentalizm olarak gösteren ve terör kavramıyla bu hareketleri adeta eşleştirmeye çalışan kampanyaların yoğunlaşmasının sebeplerinden biri de budur. Yani yürütülen bütün bu çalışmalar siyonizmin bir varlık mücadelesidir. Uluslararası Siyonizmin basın yayın organları üzerindeki gücünü hiç kimse inkar edemez. Bu, yahudilerin diasporadan “vaadedilmiş topraklar”a dönmelerinin sağlanması hedefiyle yola çıkan siyonist liderlerin aldıkları kararlar doğrultusunda yüz yıla yakn biır süredir devam ettirilen çalışmaların doğal bir sonucudur.

Bu konuda tek problem medyadaki İslam aleyhtarı savaş değil. Ekonomik yönden “Büyük İsrail”in kapılarını açmayı hedefleyen “Yeni Ortadoğu Düzeni” teorisinin özünde de Filistin meselesi vardır. Bu teorinin asıl amacı sömürgeci güçlerin çıkarlarının İslam ülkelerindeki sigortaları olan rejimlerin varlıklarını sürdürmelerini sağlamak ve İslami gelişmelerin önünü tıkamak amacıyla özellikle Ortadoğu’da İsrail merkezli bir globalleşmeye gitmektir. Bunun yanısıra İslami tebliğ çalışmalarının etkisini azaltmak amacıyla yürütülen ifsad çalışmalarının arkasında da uluslararası siyonizmin önemli bir etkinliğinin olduğu görülür. Bunun gibi birçok meselenin perde arkasında uluslararası siyonizmin hakimiyet sınırlarını genişletme ve etkinliğini artırma planlarını görüyoruz.

Filistin’in şu an içinde bulunduğu durum hakkında özet bazı bilgiler verir misiniz?

Bugün Filistin halkı ne yazık ki artık iki koldan kıskaca alınmıştır. Bir sözde özerk yönetim diye adlandırılan kukla yönetimin emrindeki otuz bin polis tarafından bir de siyonist işgalci güçler tarafından zulme uğratılmaktadır. Özerk yönetimin kuruluş amacı Batı Yaka ve Gazze topraklarında yaşayan Filistinlilere kendi kendilerini yönetme hakkı vermek değil buralardaki halkın direniş gücünü kırmakta yararlanılacak bir polisiye güç oluşturmaktı. İşgal yönetimi buralarda intifadayı yürüten çocukların ve gençlerin taşlarından askerlerini kurtarmak ve Filistinlilerin direnişiyle uğraşma işini yine onların içinden çıkarılan birtakım ihanet güçlerine vermek amacıyla böyle bir yola başvurdu. Bugün yaşanan da budur. Son gelişmeler de zaten bu yönetimin ne amaç için kurdurulduğunu bütün açıklığıyla ortaya koydu. Bugün beş yüze yakın köy ve belde işgalci güçlerle özerk yönetimin polisleri tarafından ortaklaşa kuşatma altında tutuluyor. Bir yandan siyonist askerler Filistinli Müslümanları tutuklarken diğer yandan Arafat’ın polisleri yoğun bir şekilde tutuklama kampanyası sürdürüyorlar. Arafat işgalcilere yaranabilmek amacıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi kurdu ve bu mahkemelerde işgalcilere karşı duran Müslümanları yargılayarak bazen 24 saatten daha kısa süren davalar sonucunda oldukça ağır cezalara çarptırabiliyor.

İşgalci askerlerin Filistinlilerin yaşadığı şehirlerden ve yerleşim alanlarından çekilmesi tam bir yutturmaca ve yanıltmacadır. İşgalciler şehir merkezlerinden çekildiler ama etraflarını kuşatma altında tutuyorlar. Şehir merkezlerinden çıkmaktaki gayeleri de yukarıda ifade ettiğim gibi buralarda direnen halkla kendi askerlerini değil kuklaları durumundaki sözde özerk yönetimin polislerini karşı karşıya getirmektir.

Öte yandan tamamen vatanlarının dışına çıkarılmış olan dört milyon Filistinlinin yeniden yurtlarına dönmesine imkan sağlayacak en ufak bir adım bile atılmadı. Aksine tedrici bir şekilde bu insanların yurtlarına dönme imkanlarının tamamen ortadan kaldırılması amaçlanıyor. Bunun da ötesinde kasıtlı birtakım politikalarla halen yurtlarında yaşayan Filistinlilerin de yurtlarını terketmeye zorlanması isteniyor. Bugün Filistinlilerin işsiz bırakılmasının, bu insanlara maddi yardım yapan, yetimlere, dullara, tutuklulara ve onların ailelerine sahip çıkan İslami yardım kuruluşlarının kapatılmasındaki yahut faaliyetlerinin kısıtlanmasındaki amaç budur.

Özerklik anlaşmalarına göre güya Filistinli tutuklular serbest bırakılacaktı. Oysa göstermelik olarak birkaç yüz kişi çeşitli şartlarla serbest bırakıldıktan sonra yeni tutuklama kampanyaları başlatılarak İsrail zindanlarındaki Filistinli tutuklu sayısı yeniden eski rakama çıkarıldı. Bugün İsrail zindanlarındaki Filistinli tutukluların sayısı beş bini geçmiştir ve bu insanların hepsi de tarihin benzerine şahid olmadığı insanlık dışı, vahiş muamelelere maruz kalmaktadırlar.

Kudüs konusu özellikle “nihai anlaşma merhalesi” olarak adlandırılan son merhaleye bırakılmıştır. Bundaki gaye siyonist işgal yönetiminin bu şehirdeki yahudi nüfusun sayısını artırmasına ve bu konu masaya yatırıldığında: “Bakın bu şehirdeki yahudi sayısı Müslüman sayısının iki katını bulmaktadır. Siz artık ne hakla bizim bu şehirden çekilmemizi istiyorsunuz” demesine imkan vermekti. Nitekim işgal yönetimi bugün Kudüs’teki yahudi nüfusu artırmak ve bu şehirdeki Müslümanları göçe zorlamak için yoğun faaliyetler yürütmektedir. Özerk yönetim ise bu durumu göre göre sessiz kalmayı hatta işgalcilere yardımcı olmayı tercih ediyor.

Sözde özerk yönetim bölgelerinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri tam bir siyasi oyundan ibaretti ve verilen rakamlar da kesinlikle gerçek rakamlar değildir. Ortada uluslararası oyun olduğundan ve bütün smrgeciöü güçler siyonist işgal yönetimine çalıştığından dünya kamuoyunun yanıltılması zor olmamaktadır. Ama Müslümanların sömürgeci güçlerin hizmetindeki medyaya değil İslami kaynaklara güvenmeleri gerekir.

Filistin’deki mücadelenin çok kuvvetli İslami dayanaklarının olmasına rağmen bugün İslami kesim içinde yeralan bazı kişiler bile bu mücadeleye sahip çıkmaktan çekinmekte, hatta yoğun propagandaların etkisinde kalarak bu mücadeleyi “terör” diye niteleyenlerin arasına girebilmektedirler. Siz bu konuda ne diyorsunuz?

Evet dediğiniz doğrudur. Ne yazık ki, ülkemizdeki ve değişik İslam ülkelerindeki bazı İslami akımlar bile bazen dışlanma korkusuyla, bazen birtakım çevrelerle kurmuş oldukları ilişkilerin zarar göreceği endişesiyle, bazen kurumsal olarak yürüttükleri faaliyetlere karşı resmi birtakım engeller çıkarılabileceği düşüncesiyle, bazen Filistin topraklarının kurtuluşu için yürütülen cihadı bir tür “terör” ve bu cihadı yürüten hareketleri de “terör hareketleri” olarak niteleyen propagandaların etkisinde kalarak bu davaya sahip çıkmaktan çekiniyorlar. Oysa Filistin davasının dayandığı temeller bütün bu korkuların ve endişelerin üstündedir. Bu, o davaya şu veya bu hareketin sahip çıkmasından kaynaklanmıyor. Dediğimiz gibi Filistin davası zatı itibariyle İslamidir ve bu davanın birtakım İslami temelleri bulunmaktadır.

Bilmek gerekir ki, İslam’ın kutsal topraklarının yeniden İslami kimliğine kavuşturulması için verilen mücadele de kutsaldır. Ortada bir gayri meşru işgal ve gasp bir de bu işgal ve gaspe karşı meşru hakların geri alınması gayesiyle yürütülen mücadele var. Bu mücadelede belki bazen birtakım stratejik hataların yapılması söz konusu olabilir ama hiçbir zaman bu mücadelenin terör diye nitelendirilmesi söz konusu olamaz. Çünkü oradaki insanların yurtları ellerinden alınmış, insanları sürgüne gönderilmiş, kutsal değerleri kirletilmiştir. Dolayısıyla o insanlara cihad farzı ayn olmuştur. Bir insan üzerine farzı ayn olan bir görevi yerine getiriyor diye kınanamaz, terörist olarak adlandırılamaz. Bakın Yüce Allah ne buyuruyor: “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabb’imiz! Halkı zalim olan şu kasabadan bizi çıkar; bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 4/75) Bugün Filistin’de siyonist zulüm altında inleyen kalabalıklar bu ayeti kerimede işaret edilen insanlarla aynı konumdadırlar. Onlar da aynı çağrıyı yapıyorlar. Yüce Allah bu nitelikteki insanların imdadına koşmak için cihad etmeyenleri tenkid ederken, bizim birtakım aklı evvellerimiz kalkıp bu uğurda cihad edenleri tenkid etmekte hatta onları “terörist” gibi aşağılayıcı ifadelerle tahkir etmektedirler. Bunu yaparken aynı zamanda siyonist işgalcilerin oradaki Müslüman halka yaptığı zulmü “terörle mücadele” olarak göstermek isteyen çağdaş sömürgeci güçlerin ve onların çıkarlarına hizmet eden medyanın oyununa gelmektedirler.

Kaynak: “Cihadın Bayrağı” gazetesi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: