Yahudiliğe Bakış

Son dönemde özellikle Türkiye’de veya Türkiye’ye yönelik “diyalog” ve “hoşgörü” faaliyetlerinde dini boyuttan ziyade siyasi boyutun ağır bastığını görüyoruz. Üstelik bu konuda da ciddi çelişkilerle karşılaşıyoruz. Yeri geliyor siyonist vahşete karşı yükselen hiddet ve tepkinin törpülenmesi için Yahudilik – Siyonizm ayrışmasından istifade edilmeye çalışılıyor. Tepki normalde işgalci Siyonistleri hedef aldığı halde, sanki ortada bir antisemitizm varmış gibi bir hava oluşturuluyor. Yeri geliyor dinler arası diyalogun Yahudiliği de kapsaması için Müslümanların işgalci Siyonist devlete bakış tarzlarının değiştirilmesi, bu devletin meşru kabul edilmesi isteniyor. Bazıları bu fikirden yola çıkarak, siyonist vahşeti yargılamak yerine bu vahşete karşı haklı ve meşru mücadele verenleri yargılamaya, asılsız ve saçma iddialarla, “acaba o eylemleri düzenleyenler namaz kılıyorlar mı?” türü mantıksız ve maksatlı sorularla söz konusu mücadeleyi sürdürenler hakkında insanların zihinlerine şüphe sokmaya çalışıyorlar.

Biz önce Müslümanın, bir “din” olarak Yahudiliğe bakışının nasıl olması gerektiği üzerinde duralım.

Müslüman için her konuda temel ölçü Kur’an-ı Kerim, bu yüce kitabı anlama ve hayata aktarma konusunda en mükemmel örnek de Resulullah (s.a.s.)’dir. Dolayısıyla yolumuzu belirlerken kitabımızdaki hükümlere ve peygamberimizin uygulamalarına bakarız.

Kur’an-ı Kerim’den anladığımıza göre Allah insanı kulluk göreviyle yarattığından onu başıboş bırakmamış, bu görevi nasıl yerine getireceği hakkında kendisini bilgilendirecek peygamberler göndermiştir. Dolayısıyla bütün peygamberlerin ortak çizgisi işte bu “kulluk” ve tevhid çizgisidir. Ama bir topluma geçmişte peygamber vasıtasıyla hakkın bildirilmiş olması, o toplumun hâlâ hak üzere olduğunu göstermez. Hak üzere olduğunu söyleyebilmemiz için peygamberin tebliğ ettiklerinden uzaklaşmamış olması gerekir. Eğer uzaklaşmışsa o çizgiye geri dönmelidir. Zaten Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ehli kitaba çağrısı da budur. Kur’an-ı Kerim’de ehli kitaba yöneltilmesi istenen: “Aramızda eşit olan bir söze gelin” çağrısıyla kastedilen de budur. (Bkz. Ali İmran, 3/64) Son dönemdeki diyalog tartışmalarında bazılarının bu âyetten yola çıkarak, sanki bugünkü kitap ehli ile Müslümanlar arasında bir ortak söz, ortak zemin olduğu ve bu ortak zeminde buluşma imkânı olduğu fikrini insanların zihinlerine yerleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Oysa “aramızda eşit olan söz” hem onlara hem de bize tebliğ edilen haktır. Eğer o hakka gelirlerse buluşma zeminine gelmiş olurlar. Zaten böyle bir zemin üzerinde olsalardı kendilerine “gelin” diye çağrı yapılmasının ne anlamı olurdu? O zaman “siz yerinizde durun, biz size gelelim” denmesi gerekirdi.

Kur’an-ı Kerim, hak – batıl çizgisini, red – kabul sınırlarını gayet net belirlemiştir. Bu konuda ölçü teşkil eden bazı âyeti kerimelerin izahını inşallah müteakip yazımızda yapmaya çalışacağız.

oğruluk Sapıklıktan Ayrılmıştır

24 Temmuz 2004 Cumartesi, Vakit gazetesi

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse en sağlam kulpa yapışmış olur.” (Bakara, 2/256)

İbnu Cerir`in Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre bu ayeti kerime ensardan Sâlim bin Avf oğullarından olan el-Husayn adındaki bir adam hakkında inmiştir. Onun iki oğlu vardı ve hıristiyan olmuşlardı. O ise Müslümandı. Bu kişi Resulullah (a.s.)`a: “Onları (Müslüman olmaları için) zorlamayayım mı? Onlar hıristiyanlıktan başka bir şeyi kabul etmiyorlar” dedi. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi.

Bu âyeti kerimenin çoğunlukla “dinde zorlama yoktur” kısmı öne çıkarılıp, diğer kısmı gözden uzak tutulmaktadır. Evet, dinde zorlama yoktur, çünkü din insanın kendi tercihidir. Eğer zorlama olsaydı insanın iradesiyle seçim yapmasının bir anlamı kalmazdı. Oysa sevap ve günâhta esas alınan insanın iradesini kullanmasıdır. Fakat ayetin devamında doğruluğun sapıklıktan ayrıldığı, insanların bunu görmeleri gerektiği vurgulanıyor. Bir de âyetin nüzul sebebi oldukça önemlidir. Çünkü el-Husayn’ın iki oğlunun hıristiyanlıkta ısrar etmelerine karşılık Yüce Allah, doğruluğun sapıklıktan ayrıldığına işaret etmekte ardından da bir insanın sağlam kulpa yapışabilmesi için tağutu inkâr edip, Allah’a hakkıyla iman etmesi gerektiğini bildirmektedir. Tağut kavramı hakkında ise muhtelif açıklamalar vardır. Bazı tefsir âlimleri tağut ile şeytanın kastedildiğini söylemişlerdir. Bazılarına göre bununla kastedilen putlardır. Ancak kelimenin sözlük anlamı da göz önünde bulundurularak yapılan açıklamalara göre insanları sapıklığa çağıran, sapıklıkta başkalarına öncülük eden veya insanların kendisine körü körüne bağlanıp kendisini yüceltmelerini isteyen herkes tağutlar zümresindendir.

Yüce Allah, bir âyeti kerimesinde de şöyle buyurur: “De ki: “Hak geldi batıl çöktü. Şüphesiz batıl çökücüdür.” (İsra, 17/81) Bu ayetin metnindeki “zeheka” kelimesine “zail oldu, yok oldu” gibi muhtelif anlamlar verilmektedir. Ancak batıl tümüyle ortadan kalkmadığına göre burada kastedilen, batılın çökmesi, tamamen geçersiz hâle gelmesidir. Bu ayetten öncelikle anlaşılması gereken şudur: Allah’ın insanlara vahiyle bildirdiği hakkı zaman içinde insanlar farklı yönlere çekip içine batıl karıştırmaktadırlar. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in görevlendirilmesi öncesinde de bu vuku bulmuştu. Ancak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gelen vahiyle hak yeniden net bir şekilde açıklanmış, batıl tamamen ayrıştırılmış, böylece insanların karıştırdığı batılın geçersizliği ortaya çıkmış ve çökmüştür. Artık Allah katında geçerli olan hakkı yani hak dini başka yerlerde aramanın bir anlamı yoktur.

Üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir âyeti kerime de şudur: “Allah katında din İslam’dır. Kendilerine kitap verilmiş olanlar kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve kinden dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse (bilsin ki) Allah hesabı çabuk görendir.” (Ali İmran, 3/19) Bu âyeti kerimenin ilk cümlesi Müslümanların hemen hemen tamamının zihinlerine adeta kazınmıştır. Birçokları bu cümleyi metniyle birlikte bilirler. Ama ilginçtir ki güncel konular karşısında pek üzerinde düşünemezler.

Fakat âyetin sadece birinci cümlesi değil devamı üzerinde de ciddi şekilde durmak gerekir. Bazı tefsirlere göre ikinci cümlede, kendilerine kitap verilenlerin “ayrılığa düşmeleri” ile kastedilen, içlerindeki kin ve kıskançlık sebebiyle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini kabul etmeyerek onunla ayrılığa düşmeleridir. Onların kendilerine ilim verildikten sonra zikredilen sebeplerden dolayı ayrılığa düşmeleri hakkında da bazı tefsirler şu açıklamayı yapıyorlar: Daha önce kendilerine kitap verilen milletlere, ahir zaman peygamberinin geleceği hakkında bilgi verilmişti. Ama bu peygamberin Arap toplumundan olmasını Yahudi bilginleri içlerine sindiremedi, taşıdıkları kin ve kıskançlık yüzünden ona muhalefet ederek ayrılığa düştüler. Ayetin son cümlesinde de Yüce Allah böyle yapanların inkârcılıklarına işaret ederek, onlara karşı hesabı çabuk göreceğini vurguluyor.

Bütün bu âyetler ve daha birçok âyet hakla batılın tamamen ayrıştığını, yeniden bunları birbirine karıştırmak isteyenlerin başarılı olamayacağını, böyle bir şeye kalkışanların da büyük vebal altına gireceğini göstermektedir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: