BAZI VERİLER, BAZI BİLGİLER VE BAZI GÖRÜŞLER

Büyük Orta Doğu projesi çerçevesindeki bazı önemli tarihler: 

 

Aralık 1994: NATO konseyinin başlattığı “Akdeniz Dialogu” girişimi, NATO üyesi olan ülkelerin dışında, Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Moritanya, Fas ve Tunus’u da bünyesine dahil etti. 

Ocak 1995: 1985 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşmasının devamı çerçevesinde,  ABD ile İsrail arasındaki tüm ticari engeller kaldırıldı. 

Kasım 1995: Barselona’da bir araya gelen Avrupa Birliği ve Akdeniz havzası ülkeleri (Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Lübnan, Fas, Suriye, Tunus, Türkiye, Filistin Otoritesi), siyasi, ekonomik, malî, sosyal, ve kültürel boyutlarda Avrupa Akdeniz Ortaklığını başlattılar. Sadece 1995-2000 yılları arasında, AB bu projeye 9 milyar euro ayırdı. 

Aralık 2001: Ürdün, ABD ile serbest ticaret anlaşması imzaladı. Tüm gümrük duvarları, 2010 yılından evvel kaldırılmış olacak. 

9 mayıs 2002: Başkan Bush, Kuzey Carolina Üniversitesinde yapmış olduğu bir konuşmada, “Orta Doğu ile bir ortaklık girişimi başlatmak niyetinde olduğunu” belirtti (Middle East Partnership Initiative – MEPI). Proje taslağında belirtilenler arasında şunlar yer alıyordu:  10 yıllık bir süre içerisinde Orta Doğu ile ABD arasında bir serbest ticaret bölgesi oluşturmak, adli reformlara yardımcı olacak bir forum kurmak, şirketlere daha özgür bir ortam yaratmak, edebiyat ve çevirileri desteklemek, vs… Büyük Orta Doğu projesinin çekirdeği aslında bu konuşmadan kaynaklanacaktı: Müslümanlar, demokratik olmayan ve az gelişmiş ülkelerde yaşıyorlar. Batı’nın yaşam standardını bir nevi kıskanmalarının sonucu olarak, terorizm gelişiyor. Sorunlarını çözemedikleri takdirde, onlara yardımcı olunmalı, sorunlar onlar için çözülmelidir… 

10 temmuz 2002: Richard Perle’in başkanlığındaki ABD Savunma Politikası Danışma Konseyi, Suud ailesinin iktidarına artık son verilmesini savunan uzun bir raporu dinledi. 

12 aralık 2002: ABD dış işleri bakanı Colin Powell, Heritage Foundation vakfında yaptığı bir konuşmada, Orta Doğu ile Ortaklık Girişimini başlattığını, 2003 yılı için ise bu programa 90 milyon dolar tahsis edileceğini açıkladı. Bu “müthiş” meblağ sayesinde, siyasi ve ekonomik kalkınma desteklenecek, kadınların toplum içerisinde rolü ve eğitimi güçlendirilecekti…Bu programın uygulanmasından, ABD dış işleri müşteşarı Richard Armitage ve Orta Doğu bürosu müdürü Elizabeth Cheney sorumlu kılındı. Orta Doğu ile Ortaklık Girişimi, 15/17 eylül 2003 tarihlerinde Manama’da adlî bir forum düzenledi, arkasından Detroit kentinde Arap Ekonomik Forumunu misafir etti (28/30 eylül 2003), Beyrut’ta ise 9-10 ekim 2003 tarihlerinde “Arap dünyasında yeni bir mali yapıya doğru” konulu bir sempozyum topladı.  

26 şubat 2003: American Enterprise  Institute önünde konuşan George Bush,  başlamak üzere olan Irak savaşına değinerek şunları söyledi: “Özgürlüğüne kavuşan bir Irak, özgürlüğün tüm bu bölgeyi nasıl değiştirebileceğini milyonlarca insana umut ve terakki getirerek gösterecektir.  … Irak’ta kurulacak olan yeni bir rejim, bölgedeki başka uluslar için, özgürlüğün etkileyici ve muhteşem bir örneğini oluşturacaktır..”  

19 ekim 2003: Prag’da toplanan NATO zirvesinde, “NATO ve Büyük Orta Doğu” konulu konferansta söz alan ABD temsilcisi Nicholas BURNS, şu noktaların altını çizdi: “NATO’nun görevi Avrupa ve Kuzey Amerika’yı savunmaktır. Sadece Batı Avrupa, Merkezi Avrupa veya Kuzey Amerika’da kalarak bunun mümkün olabileceğine inanmıyoruz. Askeri güçlerimizi doğuya ve güneye yaymalıyız. NATO’nun geleceği, doğuda ve güneydedir. Dolayısıyla, NATO’nun geleceği Büyük Orta Doğu’dadır…” 

6 kasım 2003: Demokrasi Ulusal Vakfı (NED) önünde konuşan başkan Bush, girişimin çerçevesini genişleterek, Orta Doğu’yu değiştirmeyi amaçlayan genel bir demokratik müdahele planından söz etti.  

20 ocak 2004 tarihinde verdiği önemli bir demeçte konuya değinen George Bush, şöyle dedi:“Orta Doğu zulüm, umutsuzluk ve öfkeyle çalkalanmaya devam ettiği sürece, Amerika’nın ve dostlarımızın güvenliğini tehdit eden insanlar ve hareketler üretmeye devam edecektir. Birleşik Devletler, bu nedenle, büyük orta doğuda bir özgürlük stratejisi izleyeceklerdir…”Projenin artık adı değişmiş, Büyük Orta Doğu Girişimi haline gelmişti (Greater Middle East Initiative – GMEI).  

7 şubat 2004 günü, alman dış işleri bakanı Joschka Fischer, amerikan önerisini gayet olumlu şekilde değerlendirip, Avrupa ile ABD’nin Yakın ve Orta Doğu’da nasıl işbirliğine gidebileceklerini belirtti. Ancak, Fransızların da dahil olduğu başka Avrupa’lı Devletler, ABD girişimine daha soğuk bakmışlar, AB’nin zaten 1995 yılından bu yana, aynı konuyla ilgili olarak milyarlarca euro’luk Barselona sürecini başlattığını, ABD’nin ise bu işe topu topu 150 milyon dolar ayırmış olduğunu vurgulamışlardı.  

Haziran ayında Sea Island’da düzenlenecek olan G8 toplantısına bu konuda sunulacak olan, “G8 ve Büyük Orta Doğu arasında Ortaklık” adlı bir belge, Londra’da arapça yayınlanan Al Hayat adlı gazete tarafından 13 şubat 2004 tarihinde yayınlandı. ABD, eski sovyet blokuna demokrasinin girmesini sağlamış olan,Helsinki sürecine benzer bir süreç başlatmayı arzuluyordu. Oysa, amerikan planında bölgesel güvenlik sorunlarına değinilmiyor, Filistin ve Irak konuları deşilmiyordu.  

23 şubat 2004: ABD’nin planına aşırı bir tepki göstermekten kaçınan Avrupa Birliği, genel sekreteri Javier Solana’nın ağzından, “AB’nin kendi yaklaşımını belirliyeceğini, bunun amerikan yaklaşımını tamamlayıcı nitelikte olacağını” belirtti.  

2 mart 2004: ABD, Fas ile serbest ticaret anlaşması imzaladı. 

4/5 mart 2004: Ürdün kralı Abdallah ve Mısır başkanı Mübarek ile ABD’nin Büyük Orta Doğu Girişimini görüşen fransız cumhurbaşkanı Jacques Chirac, “Orta Doğu’nun modernleştirilmesine ilişkin her girişimin, söz konusu halkların onayıyla yapılması gerektiğini” açıkladı. 

 

27 mart 2004: Tunus’ta düzenlenecek olan Arap Ligi zirvesi, 22 üye arasında, ABD’nin Büyük Orta Doğu planıyla ilgili olarak ortaya çıkan itilafların sonucunda iptal edildi.  

12/15 nisan 2004: ABD’nin Demokrasi Ulusal Vakfı (NED), İstanbul’da İslam Dünyası Demokratları kongresini topladı. 190 delege, üç gün boyunca “müslüman dünyasında demokratik yönetim platformunu” tartıştılar.  

8/10 haziran 2004: Sea Island’da, G8 zirvesi toplandı. 

28/29 haziran 2004: ABD, İstanbul’daki NATO zirvesinde, Büyük Orta Doğu projesinin güvenlik kanadını sundu.

Beyrut’taki St. Joseph Üniversitesinin, Avrupa Birliği Araştırma Merkezinin yıllık kollokyumu nedeniyle 30 nisan – 1 mayıs 204 tarihleri arasında düzenlediği, ve “Orta Doğu’da “sözde” iyi yönetim – Kriz içerisindeki Devlet ve toplumlar” konulu toplantıda söz alan Rudolf El Kareh, özetle şunlara değinmiş: 

“İslam dünyasıyla özdeşleştirilen bu “Büyük Orta Doğu”, ABD’nin imparatorluk kararnamesiyle başarısızlıkla yargılanıyor…. “İşlevlerini artık yerine getiremiyen” bir bölge olarak değerlendirilmekte, “şok bir tedaviye” ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Irak’ta uygulanmakta olan acı tedavi, prototip olarak düşünülmektedir. Amerikalılar, burada da, “Noriega ilkesini” uygulamayı istemektedirler. Bu yaklaşım, zamanında Panama’da uygulanmış olduğu gibi, “dünkü dostlarımızı artık düşman ilan edelim, ve kendi sorumluluklarımızı unutturalım” anlamına gelmektedir. Amaç, tüm bu bölgeyi felce uğratmış olan siyasi donukluklarda amerikan sorumluluğunu silmektir. Bu sorumluluğu, çok uzun zamandır amerikan etkisine girmiş olan yerel elitler de paylaşmıştır….…Washington’daki makinistlerin “Büyük Orta Doğu” adıyla girişmek istedikleri jeopolitik mühendislik işi, oryantalist uzman ve araştırmacı Bernard Lewis’in 1940’lı yıllardan itibaren geliştirdiği tezlerden esinlenmektedir. Lewis, Türkiye’den Afganistan’a uzanan bir kriz çemberi üzerinde teorik çalışmalar yapmış, Sovyet Rusya’nın dengesini bozmaya yönelik strateji planları kurmuştur. Diğer bir esin kaynağı, Menahem Begin hükümetinin danışmanlarından biri olan Oded Yinon’un, Kivunim adlı derginin  şubat 1982 tarihli 14. sayısında yayınladığı, “80’li yıllarda İsrail için bir strateji” adlı araştırmasıdır… …Duyun-u Umumiye idaresinde ortak durumunda olan avrupa’lı güçlerin, hasta adam konumundaki ve iyileştirilmekten ziyade öldürülmesine karar verilen Osmanlı İmparatorluğuna 19. yüzyıl sonlarında uygulamış oldukları gibi, 21. yüzyılın amerikalı doktorları, orta doğu bölgesinde ani otoriter ateş yükselmeleri ve özgürlük eksikliği teşhis etmişlerdir. Oysa, bu toplum ve halkların çektiği sancılar, petrolün bulunmasından itibaren,  yerel elit tabakaların yardımıyla yapılmış olan “teşhis” ve verilen “ilaçlardan” kaynaklanmaktadır. 70’li yıllarda önemli bir siyasi mevkide bulunmuş olan bir amerikan liderinin söylemiş olduğu gibi, “bu ülkeler o… çocukları tarafından yönetilseler de, bu o…çocukları bizim kendi seçmiş olduğumuz o… çocuklarıdır……Arapların kültürel, siyasi ve tarihi bir kişilik oluşturmaları (Amerika tarafından)  zaten istenmemektedir. Suudi Arabistan veliahtı prens Abdallah’ın Beyrut’taki Arap zirvesinde  ortaya koyduğu barış girişimi, İsrail ve ABD tarafından geri çevrilmiştir. Asgari düzeyde de olsa, ortak bir arap görüşü reddedilmiş, bu açılım ABD’nin bölgeyi bölme mantığına ters gelmiştir. (ABD), tüm bölgeyi “islam dünyası” adıyla tanımlamayı tercih etmektedir. …Condaleeza Rice, CNN ve Fox’ta vermiş olduğu demeçlerde, “Filistin’in efsanevi bir kurgu olduğunu” belirtmemiş midir? …ABD kongresi, (isteklerine uygun kamu oyunu oluşturmak) ve imparatorluğun ideolojisini yaymak için milyarlarca dolar harcamayı göze almış, herhalde kara mizah nedeniyle “Al-Hurra”, yani Özgür adını alan bir televizyon kanali, 14 şubat 2004’ten itibaren tüm Orta Doğu’da yayına başlamıştır. 

Ayda bir yayınlanan Le Monde Diplomatique’in yazarlarından, aynı zamanda Paris VIII Üniversitesinde profesör olan Gilbert Achcar“Amerikan siyasetinin Orta Doğu’daki yeni maskesi” adlı ve nisan 2004 tarihinde yayınlanan yazısında şu görüşlere yer vermiş: 

Bush idaresi, Irak’ın istilasını doğrulayabilmek için üç değişik gerekçe kullandı: Birincisi tabii ki, 11 eylül 2001 sonrasında ilan edilen, terorizmle savaş kararıydı… Saddam Hüseyin, Bin Laden’in suç ortağı ve hatta emir vericisi olarak sunuldu….İkinci gerekçe, kitlesel imha silahlarıyla ilgiliydi….Artık yepyeni bir önem kazanan üçüncü gerekçe doğrultusunda, Washington Irak’ı olağanüstü çekici bir demokratik model haline dönüştürecek, ve bu (model) tüm Orta Doğu’ya örnek oluşturacaktı. …(başkan Bush), “demokratik değerleri” Orta Doğu’da yayma isteğini, istila öncesinde, 26 şubat 2003 tarihinde American Enterprise Institute adlı kuruluşta yaptığı konuşmayla dile getirdi.…9 mayıs 2003 tarihinde ise, on yıllık bir süre içerisinde ABD ile Orta Doğu arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulmuş olacağını belirtti. 

…ABD’nin siyasi yaklaşımını entelektüel açıdan destekliyenlerden biri, Harvard’da profesör olan, Kanada’lı Michael İgnatieff. İgnatieff, 2003 yılının başında New York Times’in Pazar ilavesindeki bir yazısında, “ABD’nin light, yani düşük kalorili hazmı kolay bir imparatorluk olduğunu, ve dünyanın bugüne kadar görmüş olduğu en  müthiş askeri gücün yardımıyla yaymaya karar verdiği ilkelerin, serbest pazar, insan hakları ve demokrasi olduğunu” vurgulamış.…Bu idealist ve liberal övgülere karşı gelenlerden biri olan Adam Garfinkle ise, bu yaklaşımın saflığı konusunda 2002 yılından itibaren uyarılarda bulunmuş, arap dünyasında demokrasi kampanyasının geçerlilik kazanabilmesi için, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve birçok başka devletteki demokratik olmayan ve bugüne değin dost olarak nitelendirilen yönetici sınıflara karşı ABD’nin tutumunun değişmesi gerektiğini, aksi takdirde diplomatik açıdan bariz bir ikiyüzlülüğün süreceğini vurgulamıştı.…..”Demokrasideki ikileme” de değinen Garfinkle, demokrasinin, dünyanın bazı bölgelerinde Batı karşıtı güçlere yarayabileceğini öne koymuştu.1 

New America Foundation adlı vakfın program sorumlularından biri olan Sherle Schwenninger, ABD’nin stratejisi konulu bir yazısında, 30 yıldır sürdürülen amerikan politikasının arapların demokratik (haklarına) ters düştüğünü ve kendi kaderlerini belirlemelerini engellediğini söylemiştir.….Her başkan, üç temelden oluşan aynı stratejiyi sürdürmüştür: “İsrail’in savunmasının finansmanı, ve sadece bir tek model barış süreci modelinin desteklenmesi; Mısır ve Ürdün’deki amerikan yanlısı hükümetlere arka çıkılması2; ve Körkez’deki petrol devletlerinde iktidara sahip olan ailelerle, ve özellikle suudi kraliyet ailesiyle sıkı bir ittifak politikasının geliştirilmesi”…

 

 

….(Eleştirilere cevap verebilmek için) nutuklarında “demokratik gerekçelendirme” dozunu arttıran George W. Bush, National Endowment for Democracy önünde 6 kasım 2003 tarihinde yapmış olduğu bir konuşmada, müslüman dünyasında demokrasi konusunu uzun uzun işlemiş, ardından da Fas, Bahreyn, Oman, Katar, Yemen, Kuveyt, Ürdün ve hatta Suudi Arabistan’ın yöneticilerine, (sağladıkları ilerlemelerden dolayı) teşekkür etmiş, “demokratik reformu engelleyen ve baltalayan” Filistin’li yöneticileri ise yermiştir….….Bu konuşmadan birkaç gün sonra, Irak’taki şiilerin liderlerinden ayetullah Ali el Hüseyni el Sistani ülkede genel seçime gidilmesini istemiş, işgal otoriteleri kısa veya orta vadede bunun mümkün olmadığını cevap vermişlerdir. 

…Londra’da arapça yayınlanan Al-Hayat gazetesi, 13 şubat 2004 tarihinde yayınladığı bir belgeyle, ABD yetkililerinin, G8 zirvesine katılacak olanlara dağıtacağı, “G8 ve Büyük Orta Doğu İşbirliği” adlı bir raporu yayınlıyordu.….Arap Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Fonu (FADES) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının (PNUD) raporlarından geniş alıntılar yapan bu belge, G8 üyelerinin bu konuya önem vermelerini talep ediyor, “aşırı akımlar, terorizm, uluslararası suç şebekeleri ve yasa dışı göç akımlarının” G8’in ortak çıkarlarını tehlikeye düşüreceğini belirtiyordu.…Washington, Middle East Partnership Initiative adlı kendi girişiminin, Avrupa Birliği’nin uzun zamandır başlatmış olduğu Avrupa-Akdeniz İşbirliği sürecini tamamlayıcı nitelikte olduğunu savunuyordu.…Gayet kısıtlı bir kapsamda yardım öngören bu belge, 2004 ile 2006 yılları arasında seçim düzenliyecek olan arap ülkelerine G8 üyelerinin teknik bir destek vermesini salık veriyordu. Diğer öneriler, kadın yönetici ve gazeteciler için eğitim merkezlerinin kurulması; şeriata ilişkin konular dahil olmak üzere hukuk bürolarının açılması; sivil toplum örgütlerinin yapılandırılması; ayrıca, 2008 yılına kadar 100.000 okul hocasının tamamlayıcı eğitim görmesiyle ilgiliydi.…Ekonomik konulara da değinen belge, “mikrofinans” mucizesi aracılığı ile, ve beş yıl boyunca yılda 100 milyon doları bu işe tahsis ederek, her birine 400 dolar borç vermek suretiyle, yedi yüz elli bini kadın olmak üzere toplam  bir milyon iki yüz bin yeni müteşebbis yetiştirmeyi hedefliyordu.1….Diğer öneriler ise klasik: Büyük Orta Doğu Kalkınma bankasının kurulması (oysa arap ülkelerinin bu tip bir kurumu zaten mevcut, ve bunu yönetenler Batı’lılar değil); serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması (arap ülkelerinde birçok serbest bölge zaten var.), Dünya Ticaret Örgütüne üyeliklerin çoğaltılması……Bu girişim arap dünyasınca sert biçimde eleştirilmiş, Tunus’lu insan hakları militanı olan Monsef Marzuki, Al-Hayat’ta yayınlanan bir yazısında örneğin şunları vurgulamıştır: “Amerikan politikası, tam tersine, Irak’ta gördüğümüz ve başka yerlerde de göreceğimiz gibi, islamcı aşırı güçlerin yolunu açmaktadır…” 

Sosyal Bilimler Yüksek Okulunda araştırmacı, Fransız Savunma Bakanlığı Stratejik İşler Dairesi danışmanı, sosyolog Saida Bédar, Diplomatie dergisinin mayıs/haziran 2003 tarihli sayısında yayınlanan, “Büyük Orta Doğu, yeni global sömürgeciliğe doğru mu?” başlıklı yazısında, özetle şunları sölüyor: 

…Kuzey Afrika, Orta Doğu, Afrika’nın Boynuzu, Körfez ülkeleri, Orta Asya, Afganistan ve Pakistan’dan oluşan, dünyadaki petrol rezervlerinin % 68’ini barındıran Büyük Orta Doğu, 1980’li yıllardan bu yana, Amerika’nın entegre bir askeri müdahele alanına tekamül ediyor.  

…ABD’nin bu jeostratejik girişimi, Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmesi ve İran’daki islami devrimden sonra gündeme gelmişti. Endişeye kapılan Körfez monarşileri daha da fazla amerikan şemsiyesinin altına girmişler,  1979 yılında Camp David’de İsrail ile Mısır arasında imzalanan barış anlaşmasından sonra ise, Mısır da amerikan politikasının etki alanına girmişti.  

…ABD, 1979 yılında Rapid Deployment Joint Task Force’u kurdu (kuvvetlerarası hızlı yayılma gücü). Körfez ülkeleri, Arap yarımadası, Pakistan, Afganistan, Mısır, Ürdün, Sudan, Habeşistan, Cibuti, Somali ve Kenya, bu askeri komutanlığın etki alanı içerisindeydi. 1983 yılında, bu askeri teşkilatlanmanın adı USCENTCOM olarak değiştirildi (US Central Command). 1983 ile 1987 yılları arasında, bölgede gerekli olan askeri altyapılar için 1,4 milyar dolar harcandı. 1999 yılında, Orta Asya USCENTCOM’a bağlandı. Kafkasya ve Rusya ise, 1999 ve 2002 yıllarında USEUCOM’un etki alanına alındı (European Central Command – Avrupa Merkez Komutanlığı). 1 

….Amerika’nın sağladığı bu askeri koruma, söz konusu bu Büyük Orta Doğu Devletlerindeki siyasi yapıyı değiştirmedi. Küreselleşmeye açılmayan bu bölgede, petrol rantına dayalı bir statüko devam etti. Ekonomik sistemlerin zaten dışa açık olmamaları nedeniyle, çok az sayıda doğrudan yabancı yatırım geldi (yabancı yatırımların dünyadaki toplamının % 1’inden daha azı..). Sömürgecilik dönemi sonrasında göze çarpan siyasi yapı, popülizm ve karşı devrim karışımı oldu. Popülist denemelerde, kişisel çıkar ilişkileri, arap milliyetçiliği etkisindeki kalkınma ve sosyalist-cumhuriyetçi halkçı ideallerle birlikte yoğruldu. Karşı devrimlerde ise amaç,  sınıf çatışmasını önlemek, baskı ve türlü manipülasyonlarla siyasi yaşamı klanlar ve aşiretler arasında bölmek, sol muhalefetleri bastırmak için islamcı akımları desteklemekti. Bu modeller doğrultusundaki ekonomik kalkınmaya askeri ve teknokratik bürokrasiler hakim olduğundan, yerel burjuvaziler gelişemedi, vatandaşların toplumların yönetimine katılımları ve siyasi alanda temsilleri engellendi. 

..Başlatılan kısıtlı reformlarla, Devlet ekonomik alandan çekilmeye başlamış, özel ya da yarı-özel sektörün katılımı genişletilmiştir. Ancak, bu yapısal uyarlamanın, meşrutiyetini yitirmiş baskıcı rejimlerce başlatılması, sosyal patlamaları beraberinde getirmiştir… Yeni yerel ya da bölgesel modeller geliştirilememiştir. 

…global Büyük Orta Doğu projesi, tüm bu alanın güvenlik açısından stabilizasyonu, Körfez ekonomileriyle irtibatını ve Orta Asya’ya açılımını öngörüp, geniş bir kurumsal reform programı ve “iyi yönetime” ilişkin bir özendirme planlamaktadır. 

….12 aralık 2002 tarihinde Colin Powell tarafından açıklanan “Orta Doğu ile Ortaklık Girişimi” projesi, terorizmle mücadele, Irak’ın silahsızlandırılıp demokratikleşmesi, İsrail-Filistin çatışmasına son verilmesi, Arap dünyasında ekonomik, siyasi ve eğitim alanlarında reformlara gidilmesi gibi hedefleri sıralıyor, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programınca yayınlanan bir rapora geniş yer ayırıyordu. Bu girişim, ABD dış işleri bakanlığı ve ABD’nin USAID adlı kalkınmaya yardım ajansınca finanse edilecekti.  

…Amerikan stratejisinin ekonomik kanadı, serbest ticaret anlaşmalarına dayalı. ABD, bugüne kadar, sadece Kanada, Meksika, ve Orta Doğu’da üç Devlet’le serbest ticaret anlaşması imzaladı: İsrail (1985 ve 1996), Ürdün (2001) ve Fas (2003). 1 

…Birleşmiş Milletler’in yayınlamış olduğu Arab Human Development adlı rapor (Arap dünyasında beşeri kalkınma), Büyük Orta Doğu projesinde yer alan önemli referanslardan biridir. Bu raporda, Arapların sosyal sistemlerindeki şu eksikliklerin altı özellikle çizilmiştir:          Siyasi katılım eksikliği, ve, özellikle ifade ve dernek özgürlüğü alanlarında özgürlük açığı.          Kadınların, eğitimden dışlanması (ortalama okuma yazma oranları %50 civarında); sağlık düzeninden dışlanmaları (doğum ve doğumu izleyen aylardaki çocuk ölüm oranı, Latin Amerika’dakinin iki katı);  iş dünyasından, ve siyasi yaşamdan dışlanmaları..          Okuma yazma oranının düşüklüğü; eğitim düzenlerindeki bozukluk nedeniyle, kalkınma için mutlaka gerekli olan uzman ve analistlerin yeterli sayıda olmayışı (halkın sadece %0,6’sı İnternet’i kullanmakta, GSMH’nın sadece %0,5’i araştırma ve geliştirmeye harcanmaktadır)…          Hidrokarbürlerin ihracattaki payının önemi (%70).           Bankacılık sistemi ve özel girişimcilerin çoğalmasını engelleyen, yoğun bürokrasilerin ve kapalı hukuk düzenlerinin devamını kolaylaştıran devletçi modellerin sürdürülmesi.. 

 

 

 

Ancak, Arab Human Development raporunda yer alan teşhislerin çoğu doğru olsa da, önerilen reçeteler  gerçek birer toplum projesi olmaktan ziyade, “iyi yönetime” ilişkin ilkelerden ibarettir. Rapor, global liberal havaya uygun bir düzenin kurulmasını dileyip, her alt sistemin entegre edileceği, üretime dayalı yeni bir sosyal kontrat teklif etmekte, söz konusu Devlet’lerin reforma uğramasi gerektiğini, “Arap kültürü ve değerlerinin, globalleşmeye doğru giden dünyanın değerleriyle çelişkide olabileceğini” belirtmektedir. Oysa, Arap dünyasının gecikmesine neden olan, bu değerler değil, bu değerlerin yöneticiler tarafından baskıcı ve gerici bir biçimde kullanılması, milliyetçilik, islamcılık, aşiret ve klanların körüklenmesi olmuştur. Çiftçi sınıfı dağılmış, sol muhalefetler parçalanmıştır. Gündemde olan, bir cins yeni sömürgecilik zihniyetidir: “Araplara teknik ve kurumlarımızı verelim, böylelikle beşeri kalkınma ve iyi yönetime sahip olsunlar…” 

….ABD, bir tek Fas,Ürdün ve Tunus’a “iyi not” vermekte, Körfez İşbirliği Konseyi Devletleri1, Mısır, Cezayir, Irak, İran2, Libya, Suriye, Lübnan, Yemen, Moritanya, Somali, Cibuti, Habeşistan, Eritre, Pakistan, Afganistan, ve Orta Asya’da önemli değişimleri talep eder gibi gözükmektedir. 

…Söylevdeki bu değişim sonucunda, Irak’ta bir aralar enformasyon bakanlığına aday olan eski CIA patronu James Woolsey, 2003 yılının nisan ayında şunları söylüyordu: “Sizleri sinirli hale sokmak istiyoruz. ABD ve müttefiklerinin artık harekete geçtiklerinin bilincinde olun. Mübarek’ler, Suudi kraliyet ailesi3, şunu bilin ki, bundan böyle en çok korktuğunuz insanlardan yanayız. Halklarınızdan yanayız…” 

ABD ve dünya petrol güvenliği…. 

Institut Français des Relations Internationales (Fransız Dış İlişkiler Enstitüsü) ve Centre Français sur les Etats-Unis (Fransız ABD araştırma Merkezi) tarafından temmuz 2004 tarihinde yayınlanan ve Pierre Noel’in imzasını taşıyan uzun bir araştırmada, petrol sorununa ışık tutan son derece ilginç noktalara değiniliyor. Bunlardan bazılarının özeti şöyle: 

ABD’nin petrol ithalatı 1970 yılında iç tüketimin % 20’sine eşitken, bu oran bugün artık % 60’a varmış durumda… …Ancak, amerikan ekonomisinin petrol yoğunluğu azalmış, özellikle enerjetik randımanın artması sayesinde, bugün 1 dolarlık GSMH üretimi için gereken petrol miktarı, 1973 yılına oranla yarı yarıya azalmıştır……Petroldaki fiyat artışları, ABD’deki petrol tüketiminin % 70’ini oluşturan taşıma ve ulaşım sektörlerindeki talebi azaltmamış, federal para politikalarını zora sokmuştur.1973/1974, 1979/1980 ve 1990/1991 petrol şokları sonrasında, amerikan ekonomisi her seferinde duraklama dönemine girmiştir.  

…Devletler, petrol fiyatının oluşmasına doğrudan karışmadıkları gibi, petrol üretici ülkelerle doğrudan tedarik anlaşması imzalamıyorlar. Rekabet içinde olanlar, Devletler veya ulusal ekonomilerden ziyade, pazarda yer alan, rafinör veya traders’lerden meydana gelen kişisel alıcılardır. Avrupa’lı veya Asya’lı ajanlarla rekabet içerisinde bulunan Amerika’lı ajanlar, aynı anda kendi aralarında da çarpışmaktadırlar… 

…Bölgesel kapsamda ortaya çıksa bile, herhangi bir petrol krizinin değişmez sonucu, dünyadaki tüm petrol tüketicileri tarafından ödenen bir fiyat artışıdır. 2002/2003 yıllarındaki Venezüela krizi, bunun klasik örneklerinden biridir: Venezüela petrolünün neredeyse tümü sadece ABD pazarına yönelik olsa da, krizin sonucunda tüm dünyadaki petrol fiyatları artmıştır…. Öte yandan, petrol üreten bir ülkenin, herhangi ithalatçı bir ülkeyi ve sadece onu cezalandırması mümkün değildir. Üretimdeki herhangi kasıtlı bir kısıtlama , sadece dünyadaki global petrol fiyatının artmasıyla sonuçlanmaktadır. ABD’nin, ikili ilişkiler kapsamında herhangi bir doğrudan petrol tedarik anlaşması yoktur ve olmamıştır. Ancak, son yıllarda Rusya, Orta Asya ve Hazar bölgesinde, yatırımlara ilişkin imzalanan ikili anlaşmalar, petrol şirketlerinin bölgenin kaynaklarına ulaşabilmelerini kolaylaştırmıştır.  

…70’li yılların ilk başındaki petrol şokundan sonra ABD, “enerjetik bağımsızlık” politikası sürdürmeyi denemiş, alternatif yakıtları geliştirmeyi amaçlayan çok önemli kamusal yatırımlar başlatılmış, Nixon döneminde Project Independence adlı program devreye sokulmuştur. Ancak, bu programlar, veya  sentetik yakıt üretimini amaçlayan Synfuel projesi gibi tüm teknolojik girişimler, çeşitli nedenlerle rafa kaldırılmıştır. Ocak 1981’den itibaren Reagan’ın imzaladığı yeni direktiflerle petrol sektörü tamamen serbest bırakılmış, enerjetik bağımsızlık yerine, petrol tedarik maliyetinin asgari bir seviyeye indirilmesi amaç edinilmiştir. Rekabete açık pazarlara dayalı bir petrol sistemi desteklenmeye başlanmış, dünyadaki petrol pazarlarının, ve üretim bölgelerinin güvenlik altına alınmasını ön plana koyan iddialı politikalar o tarihte başlatılmıştır.  

…Aynı dönemde, stratejik petrol rezervleri (Strategic Petroleum Reserve, SPR)  oluşturulmaya başlanmıştır.  2002 yılında Bush idaresince yeniden doldurulmaya başlanan rezervler, 700 milyon barile ulaşmayı hedeflemektedir. Rezervlerin kullanım kapasitesi günlük 4 milyon baril civarında olup (Suudi Arabistan’ın günlük kapasitesinin yarısı, veya Kuveyt’inkinin iki misli…), 90 günlük bir kullanımdan sonra bile, bir 60 gün daha, günde 2 milyon barillik bir kapasiteyle akmaya devam edebilecek miktardadır. 

…Ancak, bu rezervler, ne Kuveyt’in Irak tarafından işgali sırasında, ne 2002 sonu 2003 başındaki Venezüela krizinde, ne de Irak savaşında kullanılmıştır. Bu rezervler aslında, Suudi Arabistan’da ciddi boyutta bir kriz gündeme geldiği takdirde devreye sokulacaklardır. Önemli düzeyde fazladan üretim kapasitesine tek sahip olan  Suudi Arabistan, petrol piyasalarının gerçek güvencesi, ve olağanüstü kriz durumunda son can simididir.  

…OECD’nin 1974 yılında kurmuş olduğu Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), tüm OECD üyelerinin en az 90 günlük stok bulundurmalarını istemektedir.  

…ABD’nin oluşturmuş olduğu petrol rezervleri haricinde, dünyadaki petrol pazarlarının güvenlik altına alınması doğrultusunda amerikalıların büyük önem verdiği diğer iki unsur, petrolün taşındığı deniz yollarının güvenliği, ve, özellikle, Suudi Arabistan’ın askeri şemsiye altına alınmasıdır. 

…Bu sigortanın yol açtığı askeri masraflar gerektiğinde diğer Batı’lı devletlere ödettirilmiş, ABD, 1991 Körfez savaşı faturasının bir kısmını Almanya, Japonya, ve bazı Körfez ülkelerine kesmiştir.. 

…70’li yılların sonuna doğru kurulan Rapid Deployment Force (Hızlı Yayılma Kuvvetleri), arkasından 80’li yıllarda oluşturulan U.S. Central Command (CENTCOM – ABD Merkez Komutanlığı), özellikle Sovyetlerin Körfeze doğru olası ilerlemelerini engellemek için kurulmuştu. Sovyet tehditi kalmayınca Iran tehditi gündeme gelmiş, daha sonraları da Irak tehditi öne sürülmüştü.. 

…Her gün tüm dünyada tüketilen petrolün % 55’i, yani 43 milyon baril, ithalat ihracat yoluyla el değiştirmektedir. Küresel petrol akımlarının güvenliği, ABD’nin stratejik bir önceliğidir.  …Günde 35 milyon baril petrol, Süveys kanali, Ormuz (13 milyon), Malakka (10 milyon), Bab el Mandeb, İstanbul ve çanakkale boğazlarından geçmektedir. Bunlara, Kızıl Deniz ve Akdeniz’e akan 4 adet petrol boru hattı da eklenmelidir. Suudi Arabistan’ı batıdan doğuya geçip Yambu limanına varan hat, günlük 5 milyon barillik kapasiyesiyle en önemli olanıdır. Daha düşük kapasiteli bir diğer hat ise, Irak’tan Ceyhan’a ulaşmaktadır. Malakka boğazının güvenliğini arttırmak amacıyla amerikalıların başlattıkları Bölgesel Deniz Güvenliği Girişimi (RMSI), Endonezya ve Malezya tarafından, egemenliklerine yönelik bir saldırı şeklinde eleştirilmiştir. 

…ABD, birkaç yıldır, petrol gelirlerinin ve bu sektöre bağlı olan yatırımların süratle arttığı bölgelerde, ve özellikle Batı Afrika’da, yönetim sistemlerinin reformuna önem vermektedir. 

…Rusya’daki petrol pazarının 90’lı yilların ortasından itibaren özelleştirilmesi, Rusya’nın günlük üretiminini her yıl 600.000 baril dolaylarında artırması, ABD’nin petrol stratejisini güçlendirmiştir.  

…Clinton idaresinin Hazar’la ilgili bölgesel politikası 2002 yılında istenilen sonuca ulaşmış, rus ve iran petrol hatlarının rakibi olarak Gürcistan ve Türkiye üzerinden Baku-Ceyhan petrol boru hattı hayata geçirilmiştir. 90’lı yıllarda Latin Amerika’da ABD’nin baskısıyla sağlanan kurumsal, vergisel ve hukuksal reformlar, yabancı yatırımları ve özellikle bölgenin petrol kaynaklarının kullanımını kolaylaştırmıştır. …Orta Doğu ülkeleri, gerçek değerinin üzerinde oluşan yüksek bir petrol fiyatını muhafaza edebilme amacıyla, 70’li yıllardan bu yana üretim kapasitelerinin gelişmesini frenlemektedirler. ABD, bu ülkelerin stratejisini, uzun vadeli pazar payı olarak kendilerine pahalıya ödetmek istemektedir. ABD’nin gerçek stratejisi, bu nedenle, Orta Doğu dışındaki petrole ulaşabilmektir. 

…1965 ile 2000 yılları arasında, OECD ülkeleri Orta Doğu kadar petrol üretmişlerdir. Orta Doğu’nun on yıldır toplam petrol arzındaki payı % 30’lara takılı kalmıştır.  Ancak, 2010 yılından itibaren, özellikle çin’in petrol ihtiyaçları nedeniyle, körfez ülkelerinin pazar payının, fiyatlarla birlikte artacağı öngörülmektedir. Dünyanın enerjetik güvenliği, bu nedenle, Latin Amerika, Rusya, Hazar1 ve Batı Afrika’daki petrol potansiyelinin gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlıdır. 

PETROL SAVAŞI BAŞLIYOR… 

Choiseul Uluslararası Politika Enstitüsünün başkanı, Total grubunun ekonomik araştırmalar eski müdürü Pascal LOROT,  Le Figaro gazetesinin 14 eylül 2004 günkü sayısında yayınlanan “Petrol savaşı başladı” başlıklı yazısında şu noktaların altını çiziyor: 

…Şu anda günde 80 milyon baril petrol düzeyinde olan dünya petrol talebi, 20 yıl içerisinde 120 milyon tona ulaşacaktır. Büyük keşifler dönemi kapandığı için, üretilen miktarların ister istemez artık azalmaya başlayacağı noktaya bir gün varılacaktır. İyimserlere göre, bu kritik noktaya 2020/2030 yıllarında ulaşılacak, kötümserlere göre ise 2010 yılına varmadan bu sınır geçilecektir…. 

… sivil nükleer enerji, her ne kadar Asya’da gelişmeye yüz tutsa da,  taşıma, ulaştırma veya petrokimya gibi son derece önemli sektörlerde petrolün yerini alamıyacaktır. 

…Birçok stratejik bölge, petrol şirketleri ve Devletlerin çarpışacağı yeni savaş alanlarını oluşturmaktadır. İrkutsk ile Pasifik arasında dünyanın en önemli petrol ve gaz rezervlerini barındıran Doğu Sibirya, bunlardan biridir. Şu anda günde 6 milyon baril olan, 2020’ye doğru 10 milyonu  aşması beklenen petrol talebiyle Çin, bu bölgeyle özellikle ilgilenmektedir. Baykal gölünün kuzeyinden Mançurya’nın merkezine kadar uzanması düşünülen bir petrol boru hattının görüşmelerine şimdiden başlanmış durumdadır. 

…Japonya ve Kore de, ABD’nin desteğiyle aynı bölgeyle ilgilenmekte, Amerikalılar, enerji alanında Rusya ile stratejik bir işbirliği başlatmaya büyük özen göstermektedirler.  

… Batı Rusya, Orta Asya ve Hazar, amerikalı, avrupalı ve rus şirketler arasında bir başka rekabet alanı oluşturmaktadır. ABD, Orta Asya Devletlerini Rusya’nın etkisinden koparmaya çalışmakta, örneğin Baku-Ceyhan petrol boru hattıyla bu ülkelerin petrol üretimlerini özerk bir biçimde dış pazarlara akıtmayı hedeflemektedir. Afganistan ve Irak’a da yerleşen ABD, çin’in petrol yollarını denetim altına almaktadır… 

… Afrika ise, gitgide önem kazanmaktadır. Libya ve Cezayir, ABD ile sıcak ilişkiler dönemine girmişler, Orta Doğu’da yer edinmekte zorlanan çin ise Cezayir, Sudan ve özellikle Gine körfezine yönelmeye başlamıştır. Ancak, Gine körfezi amerikalılar için de büyük önem taşımaktadır. Bölgede dünya petrol rezervlerinin % 4’ü bulunmakta, kükürt oranı az ve iyi kaliteli bu petrol amerikan kıyılarına yakın bulunmaktadır. Öte yandan, üretimin çoğunun deniz üzerinde off-shore platformlarda gerçekleşmesi, siyasi çalkantıların etkisini de asgariye indirgemektedir. ABD, Gine körfezinin ortasında bulunan Sao Tome ve Principe adasına askeri bir üs kurma çabası içerisindedir.  ABD’nin Gabon, Nijerya, Gine ve Angola’daki girişken politikası, Agip, Shell ve Total gibi avrupalı petrolcüler tarafından endişeyle izlenmektedir.. 

YENİ PETROL KRİZİNİN NEDENLERİ 

Arap Petrol Araştırmaları Merkezi (Centre Arabe d’Etudes Petrolières) başkanı Nicolas Sarkis, aylık Le Monde Diplomatique gazetesinin ağustos 2004 sayısında yayınlanan yazısında şu yorumlarda bulunuyor: 

…Irak ve Suudi Arabistan’daki durumun kötüleşmesi sonucunda ortaya çıkan gerginlikler, son fiyat artışının başlıca  nedenlerinden. Duruma göre, baril başına 10 dolara kadar varan bu artışa, sigorta maliyetlerinin yükselmesi, ve büyük yatırım bankalarının vadeli petrol pazarlarında yaptıkları spekülatif satın alımların etkileri de neden oldu.  

…Arz talepteki değişimlerle ilgili olarak, Nijerya ve Venezüela’daki grevlerin  oynamış olduğu rol unutulmamalıdır. Öte yandan, büyük tüketici ülkelere yönelik rafinaj kapasitesi darboğaza girmiştir. Son yıllardaki yatırım eksiklikleri nedeniyle, dünyadaki toplam rafinaj kapasitesi günde 83,6 milyon baril dolaylarında olup, 2004 yılının şubat ayındaki günlük 82,5 milyon barillik talebe ancak yetişmeye başlamıştır. 

…Gayet şaşırtıcı nitelikteki bir başka  olgu, OPEP üyesi ülkelerin, üretimlerine ilişkin gerçek sayıları aradan aylar geçtikten sonra yayınlamalarıdır. Bu nedenle, teorik üretim kotaları ile gerçek üretimleri arasında belirsizlik yaşanmakta, çoğu zaman da kotaların üzerinde üretim yapmaktadırlar.. 

…Yapılan en güvenilir değerlendirmelere göre, dünyadaki toplam kullanılmayan kapasite, günlük ancak 2,5 ile 3 milyon baril arasındadır. Bu ek kapasite özellikle Suudi Arabistan’da bulunmakta, diğer petrol üreticileri ise yüzde yüze yakın bir randımanla çalışmaktadırlar.  

…Petrol istatistiklerinde de büyük bilinmezler vardır. Kanıtlanmış petrol rezervleri, veya orta ve uzun vadedeki arz ve talep tahminleri ile ilgili sayısız belirsizlikler bulunmaktadır. Shell gibi uluslararası bir şirket, işletebileği petrol rezervlerinin miktarını yeniden hesaplamış, % 25 oranında daha düşük bir miktar ortaya çıkmıştır. 

…Şu anda günde 80,3 milyon baril dolaylarında olan, 2025 yılında 120 milyon barile varacak olan dünyadaki petrol talebine, dünyadaki petrol arzı yetecek midir? Orta Doğu’daki üretimin bugünkünün iki misline çıkması gerekecek, bölgedeki siyasi engellerin aşılabildiği takdirde, yılda 27 milyar dolar tutarında yeni yatırımlar lazım gelecektir.. Diğer bir bilinmez ise, Orta Doğu ve dünyanın diğer bölgelerinde ergeç varılacak azami üretim noktası, ve ardından da başlayacak olan geri dönülemez kaynak azalmasıyla ilgilidir.  

…Berlin’de mayıs 2004 tarihinde Association for the Study of Peak Oil (Azami Üretim Noktası Araştırma Derneği)  tarafından düzenlenen toplantıda, dünyada keşfedilen yeni petrol yatağı miktarının gitgide düştüğü, ve bu yeni keşiflerin sayısının da azaldığı vurgulanmıştır. Son otuz yıl içerisinde bir tek Kazakistan’daki dev Kaşagan yatağı bulunabilmiş, yeni keşifler her yıl üretilen petrolü karşılamaya yetmemektedir.  

…2025 yılına gelindiğinde, ABD’de tüketilen petrolün % 71’i, Batı Avrupa’dakinin % 68’i, çin’dekinin % 73’ü kendi ülkeleri dışından sağlanacaktır. Enerji gibi yaşamsal bir sektörde oluşan  ve  gitgide artan bu dışa bağımlılık, Orta Doğu, Afrika, Orta Asya’da, büyük güçler ve petrol şirketlerinin kendi aralarında başlatmış oldukları petrol savaşını, ve Irak savaşını da izah etmektedir.  

…2001-2030 yılları arasında, petrol ve gaz sanayi alanlarında, başka enerji kaynaklarınn devreye sokulması da dahil olmak üzere, tüm dünyada gerekecek olan toplam enerji yatırımları, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)  tarafından, 2000 yılındaki doların değeri üzerinden 16. 480 milyar dolar olarak hesaplanmıştır (ON ALTI BİN DÖRT YÜZ SEKSEN MİLYAR DOLAR). Bunların gerçekleşebilmesi, siyasi istikrar kadar, yatırımcılar açısından yeterince çekici enerji taban fiyatları gerektirecektir. 

Stratejik öngörü alanında danışmanlık yapan Severine de la Guigneraye, 2 mart 2004 tarihli petrol konulu bir yazısında şunlara değinmiş: 

…2030 yılındaki öngörülen petrol tüketimi, OPEP ülkelerinin bugünkü üretimine eşit olması beklenen çin, kaynaklarını şimdiden çoğaltmak zorunluluğunda. 1997 yılında Kazakistan ile imzaladığı bir anlaşma çerçevesinde, inşa edilecek olan bir petrol boru hattı ile çin yılda 20 milyon brüt petrol elde edebilecek. Ancak, Sincan bölgesindeki ayrılıkçı hareketler, özellikle Afganistan’ın 2002 yılında karışmasından sonra çin’i son derece endişelendiriyor. Eski sovyet Türkistan’ı ile çin Türkistan’ı, önümüzdeki yıllarda bilinmezlerle dolu iki bölge oluşturuyor.  

…ABD’nin petrol stratejisi ise, dört eksenli bir politika sergiliyor: Rusya’yı geleneksel etkinlik bölgelerinde zayıflatmak; İran’ın Hazar kaynaklarına sahip çıkmasını engellemek; Hindistan’ı desteklemek; çin’i de bölgesel iddialarından vazgeçirmek. ABD’nin amacı, enerji konusunda stratejik bir çizgi çekmeyi başararak Körfez ile Hazar’ı birleştirmek, ve aynı anda Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’ya askeri olarak yerleşerek, en önemli petrol yatakları etrafında gerektiğinde hazır bulunmak.. 

 

 

 

 

 

Fransa’da Yeşiller grubunun önemli liderlerinden biri olan Yves Cochet, Le Monde gazetesinin 1 nisan 2004 tarihli sayısında yayınlanan “Petrol kıyametine doğru” başlıklı yazısında, alarm zilleri çalıyor: 

 

…Orta Doğu’da artık daha fazla petrolün üretilemiyeceği düzeye en geç 2010 yılına doğru varılmış olacaktır. Kerozen, azotlu gübreler ve fuel oil fiyatları doğrudan brüt petrol fiyatına bağlı olduklarından,  brüt petrol fiyatlarının sürekli artışı, ilk başlarda özellikle havacılık ve tarım sektörlerini etkileyecektir.  

…İngiltere eski çevre bakanı Michael Meacher’in Financial Time gazetesinde belirttiği gibi, “genel bir bilinçlenmeyle birlikte, enerji konusunda radikal değişimler elde etmek için dünya çapında geçerli olacak yeni kararlar alınmazsa, medeniyetimiz, yakın tarihinin en önemli ve en şiddetli bunalımıyla karşı karşıya kalacaktır. 

…Son 15 yıl içerisinde Balkan’larda meydana gelen çatışmaların ana nedeni, Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk üzerinden, Rusların Karadeniz ve Hazar’daki petrolü Adriyatik limanlarına taşımalarını engellemek olmuştur.  

….İnsani ve demokratik giysilere sokulan ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi, aslında bölgedeki tüm petrol musluklarına el koymaya yönelik bir girişimdir. 

…Petrol kadar enerjetik, kullanımı, stoklanması, nakliyesi kolay, kullanım alanları çeşitli bir başka sıvı keşfetmeye zaman kalmamış, zaten bir başka evrensel enerji kaynağına ilişkin yatırımlar da, on yıl içerisinde 100.000 milyar dolar civarında para gerektirmektedir. Kısacası, dünyayı bekleyen kriz kaçınılmazdır.. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Jean Daniel, Le Nouvel Observateur dergisinin 8 nisan 2004 tarihli sayısının başyazısında, “İdeologların Son Rüyası” başlığı altında özetle şöyle diyordu: 

…Büyük Orta Doğu projesi üç rapordan alıntı yapıyor: Dünya Bankası raporu, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı raporu, ve Davos’taki Dünya Ekonomi Forumunca düzenlenen “Arap dünyasının rekabet gücü” raporu. Birbirini tamamlayan bu üç rapor, petrol üreten ülkeler haricinde, Yakın ve Orta Doğu’da işsizlik oranının % 15 ile % 35 arasında oynadığını, Mısır’daki gençlerin % 90’ının, Yemen’dekilerin % 60’ının, Ürdün veya Fas’takilerin % 50’sinin birinci bir iş bulamadıklarını belirtmektedir. Önümüzdeki yirmi yıl içzrisinde, 90 milyon kişiye yeni istihdam alanları açmak gerekecek, bu sayı ise, 1950 ile 2000 yılları arasında yaratılan toplam işlerin tam iki misli durumundadır. Dünya Bankasının koyduğu teşhis kesindir: Büyüme ve kalkınma sorunlarının kökeni, yönetim alanındaki beceriksizliktir.  

…ABD’nin Büyük Orta Doğu girişimi, Kongre’nin vereceği fonların iki misline çıkıp 80 milyon doları bulmasıyla sınırlıdır. Bu meblağ ile özgür seçim sistemi, özgür bir basın ve özgür sendikaların kurulması tamamen hayal kapsamındadır. 

…Irak savaşının kararı, 11 eylülden evvel alınmıştı1. Irak’ta haklı bir savaş sürdürebilmek için, ilk iş olarak Orta Doğu’da barışı sağlamak gerekiyordu. Aynı şey bugün de geçerlidir. Büyük Orta Doğu planının doğru yönlerini gündeme getirebilmek için, yine ilk iş olarak Orta Doğu’da barışı sağlamak lazımdır.  Irkçılık, köktendincilik, arap ve yahudi düşmanlığı birbirinden  bağımsız ortam ve koşullarda doğmuş olsalar da, bunların yaygınlaşması artık birtakım ortak dış nedenlere bağlıdır. İsrail-Filistin trajedisi sürdükçe, teroristlerin, “etkilenmeye” müsait çevrelerdeki popülaritesi, ılımlı veya Batı’ya açık çevrelerdeki olumsuz imajlarına oranla daha hızlı şekilde büyümeye devam edecektir.  

…Bush’un zihniyetinde ise, her şey mantıklıdır: 1) Saddam’’ın düşmesiyle, ABD’yi  tehdit edenlerden biri artık yoktur. 2) Irak’a kurulacak demokrasi, tüm bölgeye yayılacaktır. 3) Bölgedeki diğer ülkelerin demokratikleşmesiyle, terorist tehdit azalacaktır. 4) Terorizme karşı savaş kazanılacaktır.  Ve Bush, böylelikle, dünya tarihinin en büyük liderlerinden biri olarak kitaplarda anılacaktır!! 

 

 

 

 

 

 

Amerika için, Bush’a karşı” adlı bir polemik kitabı yayınlayan milyarder George Soros, 11 mart 2004 tarihinde Le Nouvel Observateur dergisine vermiş olduğu bir demeçte şunları belirtmiş: 

“Bush’un dış politikası beş ana ilkeye dayalıdır: 1) Uluslararası ilişkilere hukuk değil, güç yön verir.  2) Öncelik güçtedir, ve hukuk, olup bitenleri meşrulaştırır. 3) Soğuk savaş sonrası dönemin tek süper gücü durumundaki Amerika Birleşik Devletleri, görüşlerini, çıkarlarını ve inandığı değerleri zorla kabul ettirme hakkına sahiptir.  4) Dünya, amerikan değerlerini kabul etmekle kazançlı çıkacaktır. Amerikan modeli, üstünlüğünü ıspat etmiştir. 5) Clinton idaresi, hatta baba Bush idaresi, ABD’nin tüm gücünü kullanamamıştır. ABD, hakimiyetini artık iyice oturtmalıdır….Başkan Bush, kendisini desteklemeyen herkesi teroristlerle aynı torbaya sokmaktadır. Böyle konuştuğunu her duyuşumda, ister istemez Nazi Almanya’sı, veya Sovyet Komünist partisi aklıma geliyor… 

 

 

 

 

BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİNİ AçIK BİçİMDE DESTEKLEYENLERİN SAVLARI NELER? 

 

 

ABD hükümetinin resmi İnternet sitesinde yer alan ama bağımsız bir görüş olarak sunulan bir sayfada, Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi, Arleigh A. Burke Strateji Kürsüsü yönetici ve araştırmacısı Anthony Cordesman, “Batı’nın güvenliği ve Büyük Orta Doğu” başlıklı bir yazısında özetle şunların altını çiziyor: 

…Afganistan’da NATO’nın varlığı kademeli olarak güçlendirilecek, 2005 yılı içerisinde de birleşik bir NATO karargahı kurulacaktır. …Irak’ta da, iktidarın Irak’lılara devredilmesinden sonra değişik bir politika izlenecek, ABD ağırlıklı bir NATO birleşik komutanlığı sayesinde güvenlik konusunda  ve askeri alanda hizmet verilecek, eşzamanlı olarak Birleşmiş Milletler denetiminde siyasi ve ekonomik çalışmalar yapılacaktır.…Avrupa’da konuşlandırılan amerikan kuvvetleri yeniden yapılandırılacak ve yayılacak, Orta Doğu ve Orta Asya’ya yönelik  karşılıklı etkileşim sağlanacaktır. Almanya’daki amerikan varlığı azaltılacak, yeni tesis ve üsler Şarkî ve Güney Avrupa’ya kaydırılacaktır.…NATO güçlerinin, teorik kapasite kapsamında “belirli bir bölgeye gönderilebilir olması” yerine, gerçek konuşlandırmalar yapılacaktır.  

…ABD’nin etkili bir biçimde atipik savaşlar sürdürmesini sağlayacak olan büyük değişimler yeni yeni başlamaktadır.  

…Bu durumdan kaynaklanacak olan siyasi sorunlar ve yaşanacak olan kültürel şok, Orta Doğu’da uzun vadeli bir dengesizlik döneminin habercisidir. Nitekim, bölgede yaşayanların önemli bir kısmı, dine sığınıp, yeni bir arap kültürünün doğuşunu istemektedirler. Öte yandan, (geçmişteki) türk ve batı sömürgeciliğinin etkileri, şu andaki dini gerginlikler, İsrail-Arap çatışması, ve erişilemiyen Batı standardı ve refahı, ABD ve Avrupa’ya yönelik düşmanlık doğurmaktadır. Ekonomik ve demografik baskılar bu sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.…1971-1980 arasında, sabit değerle  %3,6 oranında olan kişi başına yıllık gelir artışı, 1981 ile 1990 yılları arasında ortalama % – 0,6 olmuş, 1991-2000 arasında ise ancak % 1’lik bir performans gösterebilmiştir. Gayet dengesiz bir gelir dağılımı, gelirlerdeki bu duraklama dönemini daha da sorunsal hale getirmektedir.…Cezayir, Fas, Tunus, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Lübnan ve Bahreyn’de yapısal ekonomik reformlar başladıysa da, reformların başarılı olup olmayacağı belli değildir. Hiç bir ülkede, geri dönülmez bir başarı düzeyine varılmamıştır. …Suudi Arabistan, örneğin, on yıldır bütçe açığı yaşamış, demografik büyümesi sürekli olarak ekonomik kalkınmasını aşmıştır. Savaş, İsrail ve Filistin’i felçe uğratmıştır. Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye ağır ekonomik ve demografik sorunlarla karşı karşıyadırlar. Zaten zayıf olan Irak ekonomisi daha da ağır darbeler alabilecektir. İran ekonomisi krizde bulunmakta, ideolojik itilaflarla daha da fazla çıkmaza girmektedir. 

…Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın nüfusu 1950 yılında 78,6 milyonken 2000 yılında 307,1 milyona çıkmıştır. Gayet ılımlı tahminler doğrultusunda, 2010’da 376 milyon, 2030’da 522 milyon, 2050’de ise 656 milyona varacaktır. Su kaynakları tükenecek, ülkelerin çoğu besin maddeleri konusunda ihracata bağımlı olacak, faal yaştaki genç nüfus 2050’de 145 milyonu bulacaktır. Sosyal, siyasi ve ekonomik sistemler iflas edecek, eğitim yolda kalacaktır. Şu andaki bölge nüfusunun % 40’ı, 14 yaş ve altındadır..…NATO ve Avrupa, Irak ve Afganistan’da rol alıp, İsrail-Filistin sorununu bir kenara bırabilir mi? ABD için evet, ama Avrupalılar ve Arap halkları için bu sorunun cevabı hayır’dır. Dolayısıyla, İngiltere veya başka Avrupalı ulusların bu harekete önderlik etmeleri uygun olacaktır. …Gündemdeki projeler, ABD leyhine rejim değişikliği isteği şeklinde yorumlanmıştır. Oysa, bu reformlar, gündeme getiren kim olursa olsun, mutlaka gerekmektedir.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ABD Senatosunun Dış İşleri Komisyonu önünde 2 haziran 2004 tarihinde söz alan, Ekonomik, Ticari ve Tarımsal İşlerden sorumlu Devlet Müsteşarı Alan Larson, “Büyük Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da reform ve perspektifleri desteklemek” konulu bir konuşmasında özetle şöyle diyordu: 

…Bahreyn,Ürdün, Fas ve Yemen vatandaşları son üç yıl içerisinde yeni parlamentolar seçmişlerdir. Katar halkı, geçtiğimiz yıl yeni bir  Anayasayı onaylamış, Fas ise, bundan birkaç ay öncesi, kadınların haklarını koruyan yeni bir aile hukuğu kabul etmiştir.…Fas ve Bahreyn ile serbest ticaret anlaşması imzalamış bulunuyoruz. Ürdün ve İsrail ile zaten imzalamıştık. Cezayir, Mısır, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Tunus, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen ise, ABD ile serbest ticaret ve yatırım çerçeve anlaşması imzalamışlardır.…Demokrasinin dört temel direğini oluşturan meclis, bağımsız bir yargı, özgür bir basın ve pazar ekonomisinin tüm halklara ve her topluma, bu toplumlar bizimkine benzemese de, tam anlamıyla aynı şekilde çalışıyor gibi gözükmese de, uyabileceğini sanıyoruz. …22/23 mayıs tarihlerinde Arap Ligi zirvesinde Tunus’ta bir araya gelen arap yöneticileri de, bulundukları bölgenin üstesinden gelmesi lazım gelen sorunları kendileri tanımlamışlardır:Siyasi ve kamusal yaşama katılımın genişletilmesi; kadınların ekonomik, sosyal ve politik çevrelerdeki rolünün artması; özgür ve saydam seçimlerin düzenlenmesi, özgür bir medyanın ve faal bir sivil toplumun gelişmesi; eğitimin güçlendirilip yaygınlaşması; iş pazarına her yıl yeni gelen 5 milyon kişiye cevap verebilmek için yeterince yeni iş alanı açılması; önümüzdeki on yıl boyunca ekonomik büyüme hızının yılda %6/7 civarında olması; yabancı yatırımların bölgeye daha fazla gelmesi; bölgenin uluslararası ticarete daha fazla katkı sağlaması, ham madde haricinde, yüksek katma değerle ürünlerin de ihraç edilmesi; bilgi toplumunun oluşturulması, çeviri ve yayınların çoğaltılması, İnternet kullanımının artması, vs… 

…Yüzyıllardır batı ve doğu kültürleri arasında bir köprü oluşturan Türkiye, uzun zamandır demokratik kurumlara sahip olup siyasi ve ekonomik reformlarını tammamlamış, dinsel açıdan hep hoşgörülü davranmıştır. Büyük avrupa ailesine tam üyelik yolunda ilerleyen Türkiye’nin tarihi, Büyük Orta Doğu bölgesindeki uluslar için başarılı reform örnekleriyle doludur. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Washington’daki Progressive Policy Institute yöneticisi Will Marshall, konuya ilişkin görüşlerini dile getirirken şu noktalara yer vermiş: 

…11 eylül terorist saldırılarından sonra, amerikan kamu oyu, Büyük Orta Doğu’nun, 20. yüzyıl Avrupa’sına benzediğini, yani günümüz dünyasının en önemli savaş ve çatışma kaynağı durumuna geldiğini görmektedir.…Bu görüşü bazı Avrupa’lılar bile paylaşmakta, Joschka Fischer, Orta Doğu’yu, “Dünya ve bölge güvenliği açısından en büyük tehditin merkezi” olarak değerlendirmiş, bu tehditin, “Totaliter bir ideolojiye dayalı yıkıcı cihad terorizmi” olduğunu vurgulamıştır.…Verilmesi gereken cevap çok basittir: NATO, Büyük Orta Doğu’da kök salmaya başlayan yeni totalitarizm karşısında liberal değerlerimizi ve ortak güvenlik çıkarlarımızın savunmasıyla uğraşmalıdır. …ABD’de, gerek başkan Bush, gerekse de senatör John Kerry, tüm bölgede geniş bir modernizasyon stratejisinin başlamasını istemektedirler. …Joschka Fischer bu stratejiyi “olumlu küreselleşme” olarak tanımlasa da, istenilen değişim aynıdır.…El Kaida, bugüne kadar üç NATO müttefikine saldırmıştır: İspanya, Türkiye ve ABD. Atlantik’in “iki yakasındaki ulusu” yeni terorist saldırılardan korumak için, NATO terorist hücreleri bulup dağıtabilmeli, teroristlerin yeni barınaklar edinmesini engellemelidir. …Kabul’da 6500 askerlik Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvvetini (ISAF) kuran NATO, zaten ilk adımı atarak, Büyük Orta Doğu’ya doğru stratejik hareketini başlatmıştır. …Amerika askeri gücünü bölgede kanıtlamasaydı, Avrupa İran’dan nükleer  tesislerinin uluslararası kapsamda teftiş edilmesini elde edebilir miydi? …Aynı şekilde Libya1, kitlesel imha silahlarından vazgeçmiş, Pakistan ise, geç de olsa, sahip olduğu nükleer ıvır zıvırla ilgili gereken önlemleri alabilmiştir. …NATO, uluslararası standartlara uymayan nükleer tesisleri gerektiğinde etkisiz hale getirebilmelidir. …(NATO), Sudan’daki iç savaşı durdurmak amacıyla daha fazla çaba gösterebilir. İsrail-Filistin çatışmasında savaşan taraflar arasında bir anlaşmalı çözümü kolaylaştırmak için güvenlik garantileri sağlayabilir. Yeni bir Filistin Devletinin, Hamas ve diğer terorist grupları silahsızlandırabilmek için yardıma ihtiyacı olacaktır. İsrail ise, tek başına vatandaşlarının güvenliğini sağlayamıyacaktır.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Başkan Bush’un ağzından, ve büyük olasılıkla metni hazırlamış olan danışmanlarının kaleminden, Latin Amerika’ya özgürlüğü getirmeye giden bir Che Guevara havasında kürsüden okunan, Büyük Orta Doğu projesinin ana hatları şöyle: 

…Zamanımızın en büyük sorunuyla karşı karşıyayız. Bir fırtınanın tam göbeğindeyiz.…Bu, medeniyetlerin çatışması değildir.…Değişik politik vizyonların çatışmasıdır.… Teroristlerin dünya görüşü gereği, Orta Doğu radikal hükümetlerle yönetilmeli, ılımlı Arap Devletleri düşürülmeli, Tanrıya inanmayanlar müslüman topraklardan sürülmeli, bu aşırı düzenin en sert biçimde uygulanması evrensel ölçüde güçlendirilmelidir. Bu vizyon gereği, kitaplar yakılmalı, teroristler korunmalı, kadınlar kırbaçlanmalı, çocuklar ise kin, ölüm ve intihar fikirleriyle büyütülmelidir.…Bizim görüşümüz tamamen değişiktir. Her insanın, Tanrıya ve kendi bilincine itaat ederek, düşünme, dua etme ve yaşama hakkı vardır.…Saygınlık ve özgürlüğe dayalı bu vizyonu, her kültürdeki insanın paylaştığını sanıyoruz. Özgürlük, Batı kültürünün icadı değildir. Özgürlük, tüm insanlığın en önemli ihtiyacı ve umududur. Müslüman toplumlardaki kadın ve erkeklerin ezici çoğunluğu, Osama bin Laden gibi aşırı insanların hakimiyetini reddetmektedir.  

…Onlarca yıl boyunca, istikrar pahasına, özgür uluslar Orta Doğu’daki baskılara tahammül etmişlerdir. Aslında bu yaklaşım çok az istikrar ama bol baskı sağlamıştır. Bu politikayı artık değiştiriyorum. Kısa vadede, Orta Doğu’da terorist şebekeleri dağıtmaya niyetli olan her hükümetle işbirliği yapacağız. Uzun vadede ise, bölgedeki dostlarımızdan daha fazla reform ve daha yüksek bir demokrasi standardı talep ediyoruz.…Orta Doğu’da istediğimiz demokratik kurumlar bir gecede ortaya çıkmayacaktır. Amerika’da bunların gelişebilmesi için nesiller gerekmiştir. …Amerika’nın yapmış olduğu hiç bir şey, terorist şiddeti izah edemez. Amerika’nın vereceği herhangi bir ödün, terorist şiddeti azaltamaz. 11 eylül 2001 tarihinde ülkemize saldıran teroristler, politikamızı protesto etmiyorlardı. Yaşamamızı protesto ediyorlardı.…Terorizmi yenmek, Orta Doğu’daki uluslara daha fazla özgürlük getirebilmek, onlarca yıl gerektirecektir. Amerika, hızlı ve yetenekli yeni bir askeri güce, Orta Doğu’nun tarihi, kültürü ve Arap dilleri konularında yeni nesil uzmanlara ihtiyaç duyacaktır. …Sabırlı olmak zorundayız. …Japonya veya Almanya gibi eski düşmanlarımıza özgürlüğün gelişine tanık olduk. Latin Amerika, Asya, Afrika ve Doğu Avrupa’da aynı şey oldu. Özgürlük artık Orta Doğu’da doğmaktadır, ve hiç kimse ona karşı gelemiyecektir. …Terorizm, sadece kendi değerlerimize olan irade ve inancımızı kaybedecek olursak kazanacaktır. İrademiz sağlamdır. Görevimizin ne olduğunu biliyoruz.  

Tüm konuşmanın orijinal ingilizce metni şu: 

“The terrorists of our day are, in some ways, unlike the enemies of the past. The terrorist ideology has not yet taken control of a great power like Germany or the
Soviet Union. And so the terrorists have adopted a strategy different from the gathering of vast and standing armies. They seek, instead, to demoralize free nations with dramatic acts of murder. They seek to wear down our resolve and will by killing the innocent and spreading fear and anarchy. And they seek weapons of mass destruction, so they can threaten or attack even the most powerful nations.

Fighting this kind of enemy is a complex mission that will require all your skill and resourcefulness. Our enemies have no capital or nation-state to defend. They share a vision and operate as a network of dozens of violent extremist groups around the world, striking separately and in concert. Al Qaeda is the vanguard of these loosely affiliated groups, and we estimate that over the years many thousands of recruits have passed through its training camps. Al Qaeda has been wounded by losing nearly two-thirds of its known leadership, and most of its important sanctuaries. Yet many of the terrorists it trained are still active in hidden cells or in other groups. Home-grown extremists, incited by al Qaeda’s example, are at work in many nations.” 

“This is the great challenge of our time, the storm in which we fly. History is once again witnessing a great clash. This is not a clash of civilizations. The civilization of Islam, with its humane traditions of learning and tolerance, has no place for this violent sect of killers and aspiring tyrants. This is not a clash of religions. The faith of Islam teaches moral responsibility that enables men and women, and forbids the shedding of innocent blood. Instead, this is a clash of political visions.

In the terrorists’ vision of the world, the
Middle East must fall under the rule of radical governments, moderate Arab states must be overthrown, nonbelievers must be expelled from Muslim lands, and the harshest practice of extremist rule must be universally enforced. In this vision, books are burned, terrorists are sheltered, women are whipped, and children are schooled in hatred and murder and suicide.

Our vision is completely different. We believe that every person has a right to think and pray and live in obedience to God and conscience, not in frightened submission to despots. (Applause.) We believe that societies find their greatness by encouraging the creative gifts of their people, not in controlling their lives and feeding their resentments. And we have confidence that people share this vision of dignity and freedom in every culture because liberty is not the invention of Western culture, liberty is the deepest need and hope of all humanity. The vast majority of men and women in Muslim societies reject the domination of extremists like Osama bin Laden. They’re looking to the world’s free nations to support them in their struggle against the violent minority who want to impose a future of darkness across the
Middle East. We will not abandon them to the designs of evil men. We will stand with the people of that region as they seek their future in freedom.”
 

“Fighting terror is not just a matter of killing or capturing terrorists. To stop the flow of recruits into terrorist movement, young people in the region must see a real and hopeful alternative — a society that rewards their talent and turns their energies to constructive purpose. And here the vision of freedom has great advantages. Terrorists incite young men and women to strap bombs on their bodies and dedicate their deaths to the death of others. Free societies inspire young men and women to work, and achieve, and dedicate their lives to the life of their country. And in the long run, I have great faith that the appeal of freedom and life is stronger than the lure of hatred and death.

Freedom’s advance in the
Middle East will have another very practical effect. The terrorist movement feeds on the appearance of inevitability. It claims to rise on the currents of history, using past America withdrawals from Somalia and
Beirut to sustain this myth and to gain new followers. The success of free and stable governments in Afghanistan and
Iraq and elsewhere will shatter the myth and discredit the radicals. (Applause.) And as the entire region sees the promise of freedom in its midst, the terrorist ideology will become more and more irrelevant, until that day when it is viewed with contempt or ignored altogether. (Applause.)

For decades, free nations tolerated oppression in the
Middle East for the sake of stability. In practice, this approach brought little stability, and much oppression. So I have changed this policy. In the short-term, we will work with every government in the
Middle East dedicated to destroying the terrorist networks. In the longer-term, we will expect a higher standard of reform and democracy from our friends in the region. (Applause.) Democracy and reform will make those nations stronger and more stable, and make the world more secure by undermining terrorism at it source. Democratic institutions in the Middle East will not grow overnight; in
America, they grew over generations. Yet the nations of the
Middle East will find, as we have found, the only path to true progress is the path of freedom and justice and democracy.
 

“As we fight the war on terror in
Iraq and on other fronts, we must keep in mind the nature of the enemy. No act of America explains terrorist violence, and no concession of
America could appease it. The terrorists who attacked our country on September the 11th, 2001 were not protesting our policies. They were protesting our existence. Some say that by fighting the terrorists abroad since September the 11th, we only stir up a hornet’s nest. But the terrorists who struck that day were stirred up already. If America were not fighting terrorists in Iraq, and
Afghanistan, and elsewhere, what would these thousands of killers do, suddenly begin leading productive lives of service and charity? Would the terrorists who beheaded an American on camera just be quiet, peaceful citizens if America had not liberated
Iraq? We are dealing here with killers who have made the death of Americans the calling of their lives. And
America has made a decision about these terrorists: Instead of waiting for them to strike again in our midst, we will take this fight to the enemy.

We are confident of our cause in Iraq, but the struggle we have entered will not end with success in
Iraq. Overcoming terrorism, and bringing greater freedom to the nations of the
Middle East, is the work of decades. To prevail,
America will need the swift and able transformed military you will help to build and lead.
America will need a generation of Arab linguists, and experts on Middle Eastern history and culture.
America will need improved intelligence capabilities to track threats and expose the plans of unseen enemies.

Above all,
America will need perseverance. This conflict will take many turns, with setbacks on the course to victory. Through it all, our confidence comes from one unshakable belief: We believe, in Ronald Reagan’s words, that
‘the future belongs to the free’. And we’ve seen the appeal of liberty with our own eyes. We have seen freedom firmly established in former enemies like Japan and
Germany. We have seen freedom arrive, on waves of unstoppable progress, to nations in Latin America, and Asia, and Africa, and
Eastern Europe. Now freedom is stirring in the
Middle East, and no one should bet against it.

In the years immediately after World War II ended, our nation faced more adversity and danger with the rise of imperial communism. In 1947, communist forces were pressing a civil war in Greece, and threatening
Turkey. More than two years after the Nazi surrender, there was still starvation in
Germany, reconstruction seemed to be faltering, and the Marshall Plan had not yet begun. In 1948,
Berlin was blockaded on the orders of Josef Stalin. In 1949, the Soviet Union exploded a nuclear weapon, and communists in
China won their revolution.

All of this took place in the first four years of the Cold War. If that generation of Americans had lost its nerve, there would have been no ‘long twilight struggle’, only a long twilight. But the United States and our allies kept faith with captive peoples, and stayed true to the vision of a democratic
Europe. And that perseverance gave all the world a lesson in the power of liberty.

We are now about three years into the war against terrorism. We have overcome great challenges, we face many today, and there are more ahead. This is no time for impatience and self-defeating pessimism. These times demand the kind of courage and confidence that Americans have shown before. Our enemy can only succeed if we lose our will and faith in our own values. And ladies and gentlemen, our will is strong. We know our duty. By keeping our word, and holding firm to our values, this generation will show the world the power of liberty once again.” 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AVRUPA BİRLİĞİNİN BÖLGEYE BAKIŞI VEAKDENİZ HAVZASIYLA EKONOMİK İLİŞKİLERİ… 

Fransa Dış Ticaret bakanlığı bünyesinde çalışmalarını sürdüren Dış Ekonomik İlişkiler Müdürlüğü (DREE – Direction des Relations Economiques Extérieures), mayıs 2004 tarihinde yayınladığı bir raporda, AB ile Orta Doğu ve Akdeniz bölgeleri arasındaki ilişkileri çeşitli açılardan gayet ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Bu raporun bazı önemli bölümleri şunlardır: 

 

Avrupa Birliği, 1995 yılında başlatılan Barselona süreci ile, Akdeniz’in güney ve doğusundaki komşularıyla siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve beşeri alanlarda, çok taraflı ve kademeli bir ortaklık ilişkisi başlatmıştır. Avrupa Birliğinin bölgeye ilişkin gözlemleri, amerikalıların ocak 2004’te ortaya attıkları Büyük Orta Doğu projesinde yer alanlarla aynı gibidir: Bu ülkeler, kalkınma potansiyellerini kullanamamakta, faal yaştaki nüfusun sayısında önümüzdeki yıllarda son derece önemli artışlar olacaktır. Ekonomik büyüme yetersiz, açılan istihdam alanları cılızdır.. 

…Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkeler, kalıcı bir demografik yavaşlama sürecine girmiş olsalar da, daha önceki demografik olgunun etkisiyle, en azından 2020 yılına kadar, iş pazarına giren yeni kitlelerde çok önemli artışlarla karşı karşıya kalacaklardır. İşsizlik oranının 2000 yılındaki gibi kalması için bile, 2010’a kadar 20 milyon yeni iş, 2020’ye kadar ise 34 milyon yeni iş yaratmak durumundadırlar. 

               

 

 

 

 

…Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkeler, bir an önce uyum sağlayabilmek için şunların üstesinden gelmelidirler: 

          Petrol üretici ülkelerde, ekonominin bu sektöre olan bağımlılığını azaltmak..          Kamu sektörüne dayalı ekonomilerde, dinamik bir özel sektöre dayalı ekonomiye geçişi sağlamak, aynı anda da sosyal alt ve üstyapıları oluşturmak..          Dış rekabetten kendini koruyan bir ekonomiden, ihracata dayalı faaliyetleri destekleyen bir ekonomiye geçmek…          Petrol ürünleri veya hammadde, dış yardım, yurt dışındaki göçmen işçilerin dövizleri, ve kamu yönetimindeki işletmelerin sistemdeki payıyla özetlenebilecek eski tip bir ekonominin yerine, dış ticaret ve ihracata dayalı, doğrudan yabancı yatırımlardan yararlanabilen, KOBİ’leri ve özel yatırımları geliştirebilen, rekabete dayanıp kalkınmanın motorunu oluşturacak bir özel sektörü öne koyabilen bir ekonomi kurabilmek.. 

…Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerin ekonomisi, özellikle dış ticaretlerine bağlıdır. İthalat ve ihracatlarının GSMH’larındaki payı, 2001’de ortalama %68 olmuştur. Ancak, bu ülkelerin ihracatlarında, petrol ürünü olmayan malların payı, GSMH’larının sadece  % 6’sına eşittir (bu oran, doğu Asya ve Pasifik ülkelerinde % 20’nin üzerindedir). Bu ülkelerin toplam dünya ticaretindeki payı 1980’de % 2,3 iken, 2000 yılında % 1,8’e gerilemiştir.  

Hizmet sektörüyle ilgili olarak, Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerin AB’den ithalatları 2001 yılında 18.210 milyon euro’yu bulmuş; aynı yılki ihracatları ise 14.000 milyon euro’ya ulaşmıştır. 

…Avrupa Birliği, bu ülkelerdeki kurumsal ve ekonomik ortamın değişmesini sağlayabilmek için, 1995 yılından itibaren yoğun bir işbirliği süreci başlatmıştır. Örneğin, belirli aralıklarla toplanan Avrupa-Akdeniz ticaret bakanları konferansları aracılığı ile, ithalat-ihracat belgeleri ve gümrük rejimlerinin; standart;  mevzuat ve  kanuni düzenlemelerin uyumu ve basitleştirilmesi yolunda adımlar atılmıştır. Mali sektörün yeniden yapılandırılması, döviz kurlarının ayarlanması, kalite/güvenliğin ölçekleri ve denetim sistemleri, teknik ölçek ve kontroller gibi birçok alanda ikili veya çok taraflı işbirlikleri devreye sokulmuştur. 

…İMF veya Dünya bankasının istekleriyle AB’nin istekleri birçok alanda kesişmektedir: Hizmet sektörünün, mali ve bankacılık hizmetlerinin, kara yolları ve deniz taşımacılığının, hava yollarının,  telekomünikasyonların rekabete açılması her zaman için desteklenmiş, bunu amaçlayan çeşitli programlar finanse edilmiştir.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

…Dünya Bankasının 2003 yılında “Doing Business” (İş yapmak) adıyla yaptığı bir araştırmada, dünyadaki 138 ülkede, bir şirket kurmak için gereken gün sayısı; bir şirket kurmak için gereken prosedür sayısı; bir şirketin kaydı için yapılması gereken harcamalar; ve bir şirket açmak için gereken asgari sermaye karşılaştırılmıştır. Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerin elde etmiş olduğu dereceler nispeten kötüdür… 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

…Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının araştırmalarından da ortaya çıktığı gibi, Arap ülkeleri temel eğitim alanında belirli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Temel eğitimden yararlananların sayısı, 1960 ile 1990 arasında % 130 oranında artmış, 1980 yılında % 60 civarında olan okuma-yazma bilmeyenlerin oranı ise, 1990 yıllarının ortasına doğru % 43’e kadar gerilemiştir. Ancak, iş sektörleriyle eğitim sistemi arasında bağlantı yine de dengeli bir biçimde kurulamamış, kalifiye iş gücü yetiştirilemediği gibi, yüksek öğrenim, varlıklı olmayan sınıfların erişemiyeceği bir seviyede kalmıştır. Bilgiye dayalı ekonomi sektörü gelişememiş, GSMH içerisinde araştırma ve geliştirmeye ayrılan pay tüm bölgede % 0,5 civarında seyretmiştir. Coğrafi olarak aynı bölgede bulunmasına rağmen, İsrail, bu alanda dünyada başka eşi olmayan bir istisna durumundadır. GSMH’sının % 4,5’i araştırma ve geliştirmeye gitmekte, biyoteknoloji, tarım, çevre bilimleri, nörobiyoloji, temel hücreler, tıp, optoelektronik, uzay, iletişim teknolojileri, telekomünikasyon ve yazılım dallarına büyük önem verilmekte, büyük sermayeler seferber edilmektedir. ARGE’nin GSMH içerisindeki payı Avrupa Birliği ülkelerinde % 1,8, ABD’de % 2,8, Japonya’da ise % 2,9’dur.  

 

 

 

…Akdeniz’in güney ve doğusunda gelişmeye başlayan iç pazarlar, bu bölgenin Avrupa’ya coğrafi yakınlığı, iş gücünün ucuzluğu, birçok çokuluslu şirketin uzun vadeli stratejiler çerçevesinde bu ülkelere yerleşip yatırım yapmasına neden olmaktadır. Yatırımların önemli bölümü otomotiv sanayi, tarım ve gıda sektörü, kimya, ecza sanayi ve yeni teknolojileri kapsamakta, Avrupa’da kapatılan bazı üretim tesisleri yeniden bu bölgelere yerleşmektedirler. Satış sonrasi hizmet çerçevesinde verilen bazı telefonla danışma ve yönlendirme servisleri bile, Fas veya Tunus gibi ülkelerden Avrupa’lı müşterilere cevap vermektedir. 

 

 

 

Doğrudan Yabancı Yatırımlar, bölgede özellikle İsrail, Tunus, Türkiye ve Mısır’a akmaktadır. Aşağıdaki tablolarda, bunların dağılımı, ve Akdeniz’in güney ve doğusuna giden yabancı yatırımlarla, Şarkî ve Doğu Avrupa’ya giden yatırımlar arasındaki farklılıklar sıralanmıştır: 

 

 

 

 

 

                                

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Doğrudan Yabancı Yatırımların önemli bir kısmı, Fransa, İspanya, İngiltere, Almanya ve İtalya’dan kaynaklanmakta, ABD kökenli projeler ise AB kaynaklı projelerin şimdilik sadece dörtte biri seviyesindedir. Arap ülkelerinden gelen yatırımların özellikle düşük bir seviyede oluşları dikkat çekmektedir. Oysa, Dünya Bankasının raporundan anlaşıldığı gibi, Körfez ülkeleri ve diğer Arap ülkeler, 1975 ile 2000 yılları arasında dünyanın diğer bölgelerinde 212 ile 323 milyar dolar arasında değişen toplam yatırım yapmışlardır. 

            

 

 

 

Tarım sektörü 

1995’te başlatılan Barselona süreci, tarım ürünleri ticaretinin kademeli olarak serbest bırakılmasını öngörmektedir. Avrupa Birliği; Tunus, Fas ve İsrail ile yapmış olduğu ortaklık anlaşmalarına bu alanda ek protokoller getirmiştir. Tarım ürünleri ihracatı, Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkeler için önemli bir gelir kaynağı durumundadır. Bu ürünler, örneğin Fas, Tunus ve Mısır’ın toplam ihracatlarının sırasıyla % 22, % 14 ve %13’ünü oluşturmaktadır. Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerin tarım ve gıda ürünleri ihracatının yarısından fazlası AB’ye doğru yapılmakta, AB’nin aynı sektöre ilişkin ihracatının üçte biri ise aynı bölgeye yönlenmektedir. 

Kırsal kesim, Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerde toplam nüfusun %40’ı ile %50’si arasında değişen bir bölüme eşittir. Öte yandan, kırsal kesimde çalışanların sayısı yılda %1,5 oranında artmaya da devam etmektedir. Kentlerde ise, önümüzdeki 20 yıl içerisinde nüfusun % 3,5 ile %7 arasında büyüyeceği, kentlerin, kırsal kesimden kaynaklanan göç akımlarını emmeye devam etmesinin mümkün olmadığı vurgulanmaktadır. Bu ülkelerde tarım sektörü ve kırsal kesime yönelik yeni politikalar, tarımda kullanılan teknikleri modernize ederek kabul edilebilir bir yaşam seviyesi sağlamalı, kırsal kesimde tarım haricinde yeni istihdam alanları yaratmalıdır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Avrupa Komisyonu, 11 mart 2003 tarihinde almış olduğu bir kararla, Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerle yeni bir komşuluk politikası başlatmıştır. Bu ülkeler, siyasi, ekonomik ve kurumsal reformlarını ele alıp, mevzuatlarını AB müktesebatıyla bütünleştirmeye başladıkları takdirde, AB ile ekonomik entegrasyon olanağı elde etmektedirler. Bu değişimlerin başlatılması kaydıyla, Avrupa iç pazarına katılım hakkı elde edilmekte, aşamalı olarak da, mallar, hizmetler, sermayeler ve kişilere serbest dolaşım hakkı tanınmaktadır. Başka bir deyişle, AB’ye üye olmadan bir nevi “harici ekonomik üyelik” söz konusudur. 

 

 

 

Bugüne değin, Avrupa-Akdeniz bölgesi Dış İşleri Bakanları konferansı altı kez toplanmıştır. Yine bakanlar düzeyinde, ticaret, sinai işbirliği, çevre, su, bilgi toplumu, enerji, enerji altyapıları, kültür, sağlık ve tarım konularında konferanslar toplanmıştır. 2004 yılının eylül ayından itibaren ise, eskiden sadece bir forum niteliğine sahip olan, Avrupa Akdeniz Parlementer Meclisi kurulmuş, 3 alt komisyonuyla çalışmalarına başlamıştır.  

Serbest ticaret anlaşmalarının tersine, AB’nin bölge ülkeleriyle imzaladığı ortaklık anlaşmalarında birtakım mali işbirliği ve yardım olanakları da bulunmaktadır: 

MEDA: Avrupa Birliğinin haziran 1995 tarihindeki Cannes zirvesinde kararlaştırılan MEDA programı, Akdeniz’in güney ve doğusundaki ülkelerin ekonomik geçiş dönemlerine yardım programlarıdır. Bunların amacı, bu ülkelerde gerekecek olan çeşitli  reformları, özel sektörün gelişmesini, KOBİ’leri ve sanayiyi, mali sektörün modernleştirilmesini, özel sektörün altyapılara ilişkin yatırımlara katılmasını desteklemektir. Projeler, ülkelerde kurulan AB delegasyonları aracılığı ile yönetilmekte, taahhüt edilen yardım miktarları ise ancak projenin ilerleme durumuna göre ödenmektedir.  

FEMİP: Avrupa Akdeniz konferansınca 18 ekim 2002 tarihinde oluşturulan Avrupa Akdeniz Yatırım ve Ortaklık Kolaylığı (FEMİP – Facilité Euro-Méditerranéenne d’Investissement et de Partenariat), 2003 yılı içerisinde 2 milyar euro’luk kredi açmış, 2006 yılına kadar da 8 ile 10 milyar euro arasında kredi vermeyi öngörmektedir. Öncelik tanınan alanlar, özel sektörün gereksinimleri doğrultusundaki altyapılar, yerel projeler ve çevresel projelerdir. FEMİP programlarının şu andaki bölgesel büroları Kahire, Tunus ve Rabat’ta bulunmakta, 2006 yılında yapılacak bir bilanço değerlendirmesinden sonra ise, FEMİP’in Avrupa Yatırım Bankasından bağımsız bir birim haline dönüştürülmesi gündeme gelecektir. 

 

 

 

 

 

Agadir Anlaşması25 şubat 2004 tarihinde,  Fas, Tunus, Mısır ve Ürdün arasında Agadir anlaşmasının imzalanması, güney Akdeniz’in kendi içinde entegrasyonu ve 100 milyonluk bölgesel yeni bir pazarın yaratılması yolunda önemli bir adım oluşturmuştur.  

 

Amerikalıların Büyük Orta Doğu projesi, ABD’nin bölgedeki birkaç ülkeyle imzalamış olduğu ikili ticaret anlaşmalarının haricinde, şimdilik geçmişi ve ayrıntılı içeriği olmayan bir projedir. Euromed (Avrakdeniz) bölgesi, ABD’nin ticaret ve yatırımlarında geri planda kalmış bir bölgedir. Amerikan dış ticaretinin % 2’si, amerikan dış yatırımlarının %1’den azı bu bölgeyle ilgilidir. Körfez ülkeleri, Pakistan, Afganistan ve Moritanya da dahil edildiğinde, tüm büyük orta doğunun amerikan dış ticaretindeki payı % 3,9’a çıkmaktadır. ABD kaynaklı Doğrudan Yabancı Yatırımlar her ne kadar 1996 ile 2000 yılları arasında iki misline çıktıysa da, bazı ülkelere yoğunlaşmış durumdadır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


1 Bu nokta, dünyanın her bir yanında defalarca yazıldı, ve Orta Doğu’da herhangi bir değişimi engelleyen bir koz olarak ortaya koyuldu. Her seferinde denildi ki, “Bölgedeki liderlerden çoğu yozdur, diktatördür, ülkelerinin kötü durumundan sorumludur. Ancak, köktendinci müslümanlara karşı tek engel yine bunlardır. Gerçek anlamda özgür bir ortamda seçimlere gidilecek olsa, bu ülkelerin çoğunda islamcılar çoğunluğu elde ederler…”

2 Bill Clinton’un eski danışmanlarından biri olan Robert Malley’in 20 mayıs 2004 tarihinde Libération gazetesi ile yapmış olduğu bir söyleşide belirtmiş olduğu gibi, “Arap ve müslüman rejimlerin ABD ile olan ilişkilerinde her zaman için bir ikilem yaşanmıştır. Bu rejimler, iktidarda kalabilmek için, hem ABD’nin desteğini almalı, aynı zamanda da amerikan politikasını eleştirme durumundadırlar. Örnek verecek olursam, Bush ile Teksas’taki rançında gayet sıcak bir havada görüşen Mübarek, aradan birkaç gün geçtikten sonra Bush’un İsrail başbakanı Şaron’a tam destek vermesinden sonra, amerikan politikasını kendi kamu oyu önünde sert biçimde eleştirmek zorunda kalmaktadır. Gitgide birbiriyle çelişkiye düşen bu tutumlar nedeniyle, birçok arap rejimi ip üzerindedir…”

1 « 
La République des Idées » (Fikirler Cumhuriyeti) adlı forumda Quentin Perret’nin belirtmiş olduğu gibi, “ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, nisan 2003 tarihinde yaptığı bir değerlendirmede, Irak’ın yeniden inşaasının amerikan hazinesine maliyetinin 1,7 milyar doları bulacağını yazıyordu.Gerekli olan diğer finansmanlar ise, diğer Devletler veya petrol gelirleriyle karşılanacaktı… Oysa, ABD’nin savaşın başından beri yapmış olduğu askeri harcamalar 160 milyarı aşmış, toplam mali bilanço ise büyük olasılıkla bu rakkamın çok üzerinde olacaktır…”

1 Bir başka yazıda Rodolphe LUSSAC’ın belirtmiş olduğu gibi, “bu yeniden yapılanma çerçevesinde PAN SAHEL adlı girişim de başlatıldı. Amaç, Mali, Moritanya, çad ve Nijer kuvvetlerine eğitim ve donanım sağlamak.. Batı Afrika, önümüzdeki 10 yıl içerisinde ABD’deki petrol tüketiminin dörtte birini karşılayabilecek durumda olduğundan, tüm bu bölgeye, ve özellikle Angola ve Nijerya’ya büyük önem verilmektedir. ABD, Büyük Orta Doğu devletlerinin silahlı kuvvetlerinin NATO görevlerine katılmalarını arzu etmekte, Cezayir, Mısır, Ürdün, İsrail, Fas, Moritanya ve Tunus ile daha yakın bir askeri ve siyasi işbirliği dilemektedir..

1 Avrupa Birliği ile Orta Doğu arasında stratejik bir işbirliği uzun zamandır mevcut. AB ile Fas, Cezayir, Tunus, Ürdün, Mısır, İsrail, Türkiye, Suriye, Lübnan ve Filistin Otoritesi arasında, Avrupa-Akdeniz işbirliği çerçevesinde, 1995 yılında Euromed adlı kurum oluşturuldu. Bu işbirliğinin amacı, siyasi ve güvenliğe ilişkin konularda dialogu sürdürmek, sosyal ve beşeri ilişkileri geliştirmek ve serbest bir ticaret alanı oluşturmak. Euromed; İsrail, Suriye, Lübnan, Filistin ve Libya delegelerinin hep beraber aynı masaya oturdukları tek meclis konumundadır. Avrupa Birliği, bu araç sayesinde Akdeniz’deki tüm muhattaplarıyla ortaklık anlaşmaları imzalamış, bu anlaşmalar aracılığı ile bu ülkelerde çeşitli sektörlerde reformları kolaylaştırmıştır (hukuk, vergi hukuğu, ulaştırma, bankacılık, telekomünikasyon, bölgesel entegrasyon, vs…). AB, Akdeniz ülkelerinin en önemli ticari partneri durumunda. AB, bu işbirliği çerçevesinde, MEDA programları aracılığı ile, yılda 800 milyon ile 1 milyar Euro arasında değişen bir katkı sağlamaktadır. Avrupa Yatırım Bankasının kredileri de göz önüne alındığında, AB’nin  bölgeye yardımı yılda 3 milyar Euro’yu bulmaktadır. 

1 Katar’ı yöneten şeyh Hamad ben Halifa el Tanı, Katar’da dördüncü kez düzenlediği “Demokrasi ve Serbest Ticaret(!)” konulu konferansı açarken şöyle demişti: “Arap dünyasının sorunlarının kökeni, sömürgecilik dönemi veya Filistin problemiyle ilgili değildir…”  Kadın ve erkeklerin katıldığı 1999 yılındaki yerel seçimlerden sonra 2005 yılında seçimlerin düzenleneceği Katar’da, Devletin küçücük boyu sayesinde bazı sorunlar çözülmüş gibi duruyor. En önemli amerikan üniversiteleri, Katar’da şube açmış durumdalar. Dünyanın en büyük üçüncü gaz yatağına sahip olan emirlik, bazı uzak doğu ülkeleriyle 25 veya 30 yıllık kontratlar imzaladı. Bu bakımdan, müşterilerin istediği siyasi istikrara önem veriliyor…

 

2 İran ile ilgili gündemdeki sorun, Center for Middle East Public Policy (CMEPP – Orta Doğu Kamu Politikaları Merkezi) ile IFRI (Institut Français des Relations Internationales – Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) tarafından 25 kasım 2003 tarihinde Washington’da düzenlenen konferansta da ele alındı. ABD’nin sorunu, İran’lıların Buşehr adlı nukleer reaktörlerini bir an önce durdurmaları. Bu gerginlik şu aylarda ilk sayfalara yansımasa da, beklenmedik bir şekilde her an alevlenebilir.

 

3 Suudi Arabistan ile ABD’nin ilişkileri uzun zamandır belirsiz bir döneme girmiş durumda. Veliaht durumundaki prens Abdallah, 1998 yılının eylül ayında Suriye ile yakınlaşmaya gitmek istemiş, aynı zamanda da, petrol yataklarının keşfi ve işletmesi konularında, ülkeyi Avrupa’lı ve Rus şirketlere açmak istemişti.

1 Beyaz Saray danışmanlarından Zbigniew Brezinski, 1998 yılında vermiş olduğu bir demeçte şöyle diyordu: “Sovyet imparatorluğunun çöküşünden sonra, ABD artık dört ana alanda mutlak hakimiyete sahiptir: Savunma, ekonomi, teknoloji ve hatta kültür. Düşünün bir kere, ABD, ana  nükleer güç olarak tüm okyanusları kontrol edip, Asya, Avrupa ve Körfezde askeri “lejyonlar” bulunduruyor. Amerikan ekonomisi, dünyadaki ekonomik büyümenin ana motoru durumunda. İletişim teknolojileri konusunda hayli ilerde. Amerikan kültürü, amerikan filmleri, televizyon programları, aksi iddia edilse de, olağanüstü bir çekim gücüne sahipler.    ….Orta Asya, ABD’nin jeostratejik politikasında öncelikli bir alan haline gelmelidir. Enerji tüketimi tüm dünyada son derece hızlı gelişmekte, bu bölgede ise olağanüstü gaz ve petrol rezervleri bulunmaktadır. “Yeni Balkan’lar” olarak adlandırılabilecek olan bu bölgenin kontrolüyle ilgili olarak, Rusya, İran, Türkiye ve diğer komşular arasında çatışmalar ortaya çıkabilir. Bu itilafları önleyip, sözünü ettiğim ülkelerden herhangi birinin bölgeye sahip çıkmasını engelemek için, ABD yoğun şekilde bölgeye müdahele etmelidir…” 

1 Sunday Herald gazetesinin yayınlamış olduğu gibi, 2000 yılının eylül ayında, Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Jeb Bush ve Lewis Libby’nin yönettiği,  Project for a New American Century (Yeni bir Amerikan Yüzyılı için Proje)  adlı kurum tarafından hazırlanan, Rebuilding America’s Defences: Strategies, Forces and Resources for a New Century (Amerika’nın savunmasının yeniden inşaası: Yeni bir yüzyıl için Stratejiler, Kuvvetler ve Kaynaklar) adlı raporda, bugünkü amerikan politikasının temelleri atılmış, “Kuzey Kore, İran ve Irak’ın ABD’nin liderliğini tehdit etmesine izin verilmiyeceği” net olarak ortaya koyulmuştu. Asia Times gazetesinde yayınlanan bir başka belgede, bugünkü stratejinin daha da eskilere dayandığı,  Pentagon’un 1992-1994 yıllarıyla ilgili Defense Policy Guidance (Savunma Politikası çerçevesi) adlı raporunun önem taşıdığı vurgulanıyor. Sovyet’lerin yıkılmasıyla dünyada tek kutuplu bir hakimiyet dönemi başlıyor, ABD ordusundan,  iki önemli bölgesel savaşı aynı anda yürütebilecek kapasiteye bir an önce ulaşması isteniyordu. Bu senaryo çerçevesinde düşünülen iki bölgesel düşman Irak ve Kuzey Kore idi. Baba Bush döneminde hazırlanan bu belge, Dick Cheney, Colin Powell ve Paul Wolfowitz (!) tarafından kaleme alınmış, getirilen bu öneriler 1993 ve 1997 raporlarında tekrarlanmıştı.

1 Libya, bulundurduğu silahlarla ilgili tüm bilgileri ABD’ye vermiştir. Yemen ise, amerikan savaş gemilerinin limanlarına yanaşmasına yeşil ışık yakmak zorunda kalmıştır. Mısır, ikinci İntifada’nın azalmasında rol almış, Filistin’lilerle İsrail arasında arabuluculuk yapmıştır. Arap Ligi, İsrail’e karşı eski uzlaşmaz tutumundan tamamen vaz geçmiştir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: