Türkiye Yahudilerinin 500. Yılı

İspanya kraliçesi İsabella’nın 31 Mart 1492 tarihinde tüm yahudilerin ülkeden kovulmaları için ferman çıkarması bu ülkede yaşayan yahudileri oldukça zor durumda bırakmıştı. Bu ferman üzerine İspanya’yı terk etmek zorunda kalan 300 bine yakın yahudi çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istedi ama bütün kapılar yüzlerine kapandı. Bu durum karşısında tamamen yok olma noktasına yaklaşmış olan İspanya yahudilerine Osmanlı İmparatorluğu kapılarını açtı.

Yahudilerin İspanya’dan kovulmalarını hazırlayan gelişmeler 1391 yılında başladı. Egice başpiskoposunun çalışmalarıyla başlatılan yahudi aleyhtarı hareket, çok sayıda hıristiyan papazın da destek vermesiyle hızla yayıldı. Bu hareketin etkisiyle ülke çapında çok sayıda yahudi cemaati yok edildi. Bazı yahudiler de varlıklarını sürdürebilmek için hıristiyanlığı kabul etmiş görünerek gizlice kendi inançlarını sürdürmeye başladılar. Ancak daha sonra hıristiyan papazları, kendilerine marranolar (dönmeler) adı verilen bu yahudi asıllıların hıristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar. 1464 yılında devlet ile kilise bir araya gelerek bu yahudi asıllı hıristiyanların gerçekten hıristiyanlığı kabul edip etmediğini araştırmaya karar verdi. Bu amaçla üç kişilik bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Daha sonraki dönemde Kastilla kraliçesi İsabella ile Aragon kralı Ferdinand devletlerini birleştirdiler. İsabella ve Ferdinand engizisyon mahkemelerinin yetkilerini artırarak çok sayıda yahudinin bu mahkemeler tarafından ağır şekilde cezalandırılmalarına imkan tanıdılar. O dönemde baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemada’nın kararıyla çok sayıda yahudi yakıldı. En son kraliçe İsabella’nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün yahudilerin İspanya’yı terk etmelerini isteyen ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya’yı terk etmelerini istiyordu. İşte bu yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için bir çok ülkenin kapısını dövdüler ama sürekli kalmaları üzere kendilerine Osmanlı İmparatorluğu’ndan başka kapıyı açan olmadı. İspanya’dan sürgün edilen yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta Osmanlı topraklarına sığındılar. Diğerlerinin de önemli bir kısmı Polonya ve Rusya’ya geçtikten sonra Osmanlı topraklarına sığındılar. Kendilerine “Sefarad” adı verilen bu yahudilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı İmparatoru olan Sultan II. Bayezid yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere haber göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin idamla cezalandırılacaklarını duyurmuştu.

Osmanlı Yahudilerinin Geçmişi

Osmanlı topraklarında yahudi varlığı İspanya yahudilerine sığınma hakkı tanınmasıyla başlamaz. Osmanlı’nın bir beylikten devlet haline dönüşmesinin ardından başkent edindiği şehir olan Bursa’da daha önceden yahudi bir cemaat bulunmaktaydı. Osmanlılar’ın Bursa şehrini almak için yürüttükleri çarpışmalar sırasında hıristiyanlarla birlikte kaçan yahudiler daha sonra geri döndüler. Osmanlı yönetimi bu yahudilere büyük bir hoşgörü ile muamele etti ve Osmanlı devletinin ikinci padişahı olan Orhan Bey o zaman henüz ayakta duran Ets Hahayim sinagogunun yeniden faaliyete geçirilmesine izin veren bir ferman çıkardı. Osmanlılar yahudilerin ticaret alanında da, devlet kademelerinde de ilerlemelerine fırsat vermişlerdir.

Osmanlı’nın bütün azınlıklara olduğu gibi yahudilere de büyük bir hoşgörü ile muamele etmesi Avrupa’daki bazı yahudilerin Osmanlı şehirlerine göç etmelerine vesile oldu. Hatta Edirne’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti yapılmasından sonra Edirne baş hahamı İshak Sarfati Avrupa’daki dindaşlarına bir mektup yazarak onları “haçın gölgesinden hilalin gölgesine sığınmaya” çağırmıştır.

Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında fethetmiş olduğu İstanbul’da miladın ilk yüzyıllarından itibaren yahudiler yaşamaktaydı. Ancak Bizans İmparatorluğu döneminde bunlar sürekli horlanmış ve aşağılanmışlardır. Bizans İmparatoru I. Konstantin hıristiyan olan yahudilere baskı yapan yahudilerin idamla cezalandırılmasına müsaade eden ve yahudiliğe geçmeyi suç kabul eden bir kanun çıkardı ve yahudilere yeni vergiler koydu. I. Konstantin’in oğlu Konstantius’da yahudilerle hıristiyanlar arasındaki karışık evlenmelere ölüm cezası koydu. Sonraki dönemlerde de Konstantinople (İstanbul) yahudileri sürekli zulüm gördüler. II. Teodosius yahudilerin nefret edilmesi gereken insanlar olduklarını duyurarak onları şehrin dışına çıkarak, bugünkü Galata semtine yerleşmeye zorladı. I. Justinianus ise hakimiyeti altındaki topraklarda yahudiliği tamamen yasakladı.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u kuşatmaya aldığı sırada bu şehrin yahudileri genellikle Galata semtinde oturmaktaydılar. Bazı tarihi kaynaklarda geçtiğine göre Fatih yahudilerle gizlice bağlantı kurarak Bizans yönetiminden memnun olmayan bu cemaatin içerden kendisine yardım etmelerini sağladı. Fatih, İstanbul’u fethettikten üç gün sonra da yahudileri bu şehre davet etti. Fatih bu çağrısı ile yahudilerin bazı alanlarda kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendirmek, ellerindeki bazı imkanlardan devlet adına yararlanmak istiyordu. Çünkü, tarihçilerin de ifade ettiklerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kin dolu olan hıristiyanlara güvenemezdi. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nda imtiyazlı bir statü elde ettiler.

Mal varlıklarının çoğunu İspanya’da bırakan, yanlarına aldıkları malları da İtalya’da uğradıkları limanlarda soyulan İspanya yahudileri (Sefaradlar) Osmanlı topraklarına elleri boş olarak geldiler. Ancak Osmanlı’nın kendilerine sağlamış olduğu imkanlardan yararlanarak kısa zamanda durumlarını düzeltip yüklü sermayeler biriktirmeyi başardılar. Bunun yanı sıra devlet içinde de bazı önemli kademeleri ele geçirebildiler.

Yahudi İhaneti

Osmanlı Devleti’nin gölgesinde gördüğü hoşgörü ve fırsat eşitliğini iyi değerlendirerek gerek toplum içinde ve gerekse devlet kademelerinde büyük bir güce ulaşan yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasında da önemli rol oynamışlardır. Yahudiler Osmanlıların zayıfladığı dönemde yabancı güçlerle ve ideolojik akımlarla işbirliği içine girdiler. Bu döneme kadar kendilerini gizlemeye çalışan ve siyasi gelişmeler karşısında sessiz kalan yahudiler, Osmanlıların zayıflama dönemlerine girmesiyle birlikte Batı yanlısı siyasi akımlara destek olmaya başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinden olan Selanik’te küçümsenemeyecek bir yekün oluşturan ve bu şehirde büyük bir ekonomik güce ulaşan yahudiler, batı yanlısı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşunda ve ilerlemesinde aktif rol oynadılar. Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli yahudiler İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin militan kadroları arasında yer almaktaydılar. Bilindiği üzere İttihad ve Terakki Cemiyeti Osmanlı devletinin yıkılmasında en önemli rol oynayan bir siyasi akımdır. Yukarıda adı geçen Nissim Masliyah aynı zamanda Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketini başlatanlardan ve bu hareketin faal elemanlarındandı. Bu hareketi başlatanların arasında onun dışında çok sayıda yahudi bulunmaktaydı. Bunların ünlülerinden birisi Nissim Russo adlı yahudidir. Jöntürklerin içinde önemli bir fonksiyonu olan Emanuel Karasu, İspanya asıllı yahudilerdendi. Emanuel Karasu İttihad ve Terakki Cemiyeti’ nin de ileri gelenlerindendi. Daha sonra Osmanlı devletine ihanet etmesinden dolayı İtalya’ya kaçmak zorunda kalan Emanuel Karasu Osmanlı vatandaşı olduğu sıralarda Makedonya’daki Rizolta mason mahfilinin de üstadı a’zamı (en büyük lideri) idi. Emanuel Karasu, Libya’nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı olmuş ve bu yardımından dolayı Osmanlı topraklarından kaçınca kolaylıkla İtalyan vatandaşlığı hakkı alabilmiştir.

Yahudiler aynı zamanda Yunanistan ve Bulgaristan’ın henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu sırada ortaya çıkan Yunan ve Bulgar komünist partilerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Komünist cereyanların ortaya çıkardığı Selanik İşçi Federasyonu içinde de yahudiler önemli bir güce sahiptiler.

Dinlerini ve inançlarını terk etmeleri için kendilerine hiç bir baskı yapılmadığı halde sırf kendilerini topluma kabul ettirmek ve siyasi planlarını rahatça uygulamaya koymak amacıyla dıştan Müslüman görünüp içten inançlarını saklayan dönme yahudileri de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını hızlandıran çalışmalarda bulunmuşlardır. Dönmeler, İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketi içinde Osmanlı aleyhtarı faaliyetlerde bulundukları gibi Osmanlının parçalanmasını hızlandıran kavmiyetçi hareketleri de kışkırtmışlardır. Hatta Türk milliyetçiliğinin teorisyenleri arasında önemli sayıda yahudi dönmesi vardır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin “milli iktisat” politikasının teorisyeni, Cumhuriyet döneminde de CHP’nin ideologlarından olan Tekin Alp (Mois Kohen) bunlardan biridir. Pantürkist (aşırı Türkçü) olarak bilinen Tekin Alp (Mois Kohen), Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün sağ kolu durumundaydı.

Siyonizm, Türkiye Yahudileri ve Osmanlı Devleti

Siyonizm bir fikri ve siyasi akım olarak, Teodor Hertzl’in çalışmaları sonucu 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan ünlü konferanstan sonra kendini göstermeye başladı. Bilindiği üzere siyonizmin ilk toplantısında belirlemiş olduğu ana hedef dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olan yahudileri bir araya getirecek bir yurt bulmak ve böyle bir yurt üzerinde bir yahudi devleti kurmaktı. Çeşitli tekliflerden sonra planlanan yahudi devletinin Filistin toprakları üzerinde kurulması ve yahudilerin gruplar halinde bu topraklara yerleştirilmesi için çalışılmasına karar verildi.

Siyonizm hareketi, aslında Avrupa’daki yahudi düşmanı (antisemitist) hareketlere ve özellikle devletlerin yahudiler üzerindeki baskılarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu bakımdan kendilerini Osmanlı topraklarında gayet rahat hisseden yahudiler başlangıçta siyonizm hareketine fazla ilgi göstermediler. Hatta Türkiye yahudileri içinde, kendi rahatlarını bozabileceği düşüncesiyle siyonizme karşı çıkanların sayısı az değildi. II. Abdülhamid de, Rusya’da zulüm gören yahudileri kabul ederek İstanbul ve Anadolu’ya yerleştirdi. Ancak siyonizm düşüncesini teşkilatlı bir şekilde sahneye çıkaran yahudi ileri gelenleri zaman içerisinde Osmanlı topraklarında yaşayan yahudilerin ileri gelenlerini de yanlarına alarak belirlemiş oldukları hedef doğrultusunda çalıştırmaya başladılar.

Siyonizmin belirlemiş olduğu hedefe ulaşılabilmesi için ilk olarak Filistin topraklarını elinde tutan Osmanlı Devleti’nin yönetimine yanaşılması yolu denendi. Siyonizmin babası Teodor Hertzl başta olmak üzere siyonistlerin ileri gelenleri yahudilerin Filistin’e göç etmelerine ve orada yerleşim merkezleri kurmalarına izin veren bir belge elde etmek için zamanın Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid’e önce büyük para tekliflerinde bulundular; bu yolla bir şey elde edemeyince de çeşitli baskılara giriştiler. Bu amaçla İngilizler ve Almanlar Sultan Abdülhamid’i etkilemeye çalıştılar. Fakat bütün bu çabalar boşa çıktı ve Sultan II. Abdülhamid siyonistlere hiçbir taviz vermedi.

Sultan II. Abdülhamid 1900 yılında bir bildiri yayınlayarak bütün yabancı devletlerin temsilcilerine şöyle bir tebliğde bulundu: “Yahudi hacılarının Filistin’de üç aydan fazla kalmalarına müsaade edilmeyecektir. Bunlar Filistin topraklarına girerken pasaportlarını girdikleri liman kapısında bulunan Babıali görevlilerine teslim edecekler ve bu görevlilerden oturma izni alacaklardır. Bu üç aylık zaman içinde memleketi terk etmeyenler zorla sınır dışı edileceklerdir”.

II. Abdülhamid, 1901 yılında da yahudilerin Filistin’de herhangi bir yer satın almalarını yasaklayan bir emirname yayınladı.

Siyonist yahudiler, 1902 yılında kendileriyle görüşmeyi kabul etmeyen Sultan II. Abdülhamid’e başbakanı Tahsin Paşa yoluyla oldukça cazip bir teklifte bulundular. Sundukları teklifte şu maddeler bulunuyordu:

“Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:

1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi, 2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.

Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin’e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif’te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır”.

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid’in cevabı şu olmuştur:

“Tahsin! Onlara de ki:

Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.

Kudüs-i Şerif‘i İslam’a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.

Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye’nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.

Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar”.

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Aldülhamid’in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: “Doktor Hertzl’e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin’in İmparatorluğu’mdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem”.

Siyonistler, Osmanlı’dan Filistin’de bir toprak koparma çabalarının tümünün başarısızlıkla sonuçlandığını görünce Osmanlı devletini yıkma girişimlerini başlattılar. İşte yukarıda sözü edilen Dönmeler hareketi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi hep Osmanlı devletini yıkma girişimlerinin ürünleridir.

İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1908 yılında Osmanlı iktidarını ele geçirmeyi başardı. Böylece yahudilerin Filistin’deki faaliyetleri de tırmanmaya başladı. Çünkü yeni yöneticiler yahudilerin Filistin’den yer almalarına ve oraya göç etmelerine izin vermişlerdi.

Şunu da belirtelim ki, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı yönetimini ele geçirmesi ve bu olayın üzerinden on sene geçmeden Osmanlı devletinin tamamen dağılması yahudilerin Filistin’de mülk edinme amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırdıysa da bir yandan da çeşitli sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya gelmelerine sebep oldu. Çünkü Osmanlı’nın gölgesinde kendilerini gayet rahat ve güven içinde hisseden yahudiler Osmanlı’nın parçalanması ile birlikte bu rahat ve güvenlerini kaybettiler. Bizzat yahudilerin körüklediği milliyetçi hareketlerden Müslümanlarla birlikte yahudiler de zarar gördüler. Tarihçi Prof. Juston Mc Carthy’nin yazdığına göre Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’da ortaya çıkan milliyetçi hareketler gerek Müslümanlara ve gerekse yahudilere hayli eziyet ettiler. Yunanlar yakaladıkları Müslümanları ve yahudileri katlettiler. Yine ABD’nin Colombia Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Stanford Shaw’ın belirttiğine göre Osmanlı imparatorluğunun parçalanma dönemine girmesiyle birlikte yahudilerin durumu da buna bağlı olarak bozuldu.

Türkiye Cumhuriyeti ve Yahudiler

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra onun mirası üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsemiş olduğu Türk milliyetçiliği anlayışının teorisyenleri arasında yahudilerin de bulunduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu arada bazı yahudilerin yeni kurulan cumhuriyetin ileri kademelerinde görev aldıklarını da belirtmeliyiz. Yukarıda kendisinden söz etmiş olduğumuz pantürkist Tekin Alp (Mois Kohen) bunlardan birisidir. Lozan görüşmelerine İsmet İnönü ile birlikte katılan hahambaşı Hayim Nahum’un görüşmelerin seyri üzerinde önemli etkisi olmuştu diyebiliriz. Atatürk’ün doktoru milletvekili Abravaya Marmaralı, TBMM 7. dönem milletvekili Avram Galante de yeni kurulan devlette çeşitli roller üstlenmiş olan tanınmış yahudilerdendi.

Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerinde yahudilerin Avrupa’daki nüfuzlarından yararlanmak istedi. Bu amaçla Türkiye’deki yahudilerin ileri gelenlerine ve özellikle de Osmanlı devletinin parçalanmasını hızlandıran hareketlerde rol almış olanlara çeşitli yetkiler verdi. Cumhuriyet yönetimi yahudilerden ithalat, ihracat alanlarında ve dışarıdan borç bulma konusunda da yararlanmak istedi.

Cumhuriyet yönetimi bazı yahudilerin ekonomik alanda ilerlemelerine ve bu alanda önemli birtakım pazarları kapmalarına da fırsat tanıdı. Ayrıca siyasi ve sosyal alandaki bazı reformlar ekonomik alanda atak yapmaya çalışan bazı yahudilerin işlerini kolaylaştırdı. Önceleri İstanbul’un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı’sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük kazançlar elde etmiş ve bugün tekstil sanayii alanında bir dev haline gelmiştir.

Bunun yanı sıra devlet bazı ihaleleri özellikle yahudi işadamlarına vererek bunların ekonomik yönden güçlenmelerini sağlamıştır. 1954 yılında Galata’da yahudi işadamları Üzeyir Garih ile İshak Alaton’un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding’in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958’de dönemin başbakanı Adnan Menderes’in kendilerine Ankara’da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektirifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren yahudi Burla Biraderler’in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada.

Bugünkü Türkiye’de Yahudiler

Bugünkü Türkiye’de yahudiler, iş dünyasının ileri gelenleri arasında yer almaktadırlar. Bugünkü Türkiye Yahudileri sanayi ve ticaret alanında önde gelen birçok şirketin sahibi durumundadırlar. Bunun yanı sıra sayıları oldukça az bir azınlık olmalarına rağmen yahudilerin devlet yönetimi üzerinde önemli etkileri vardır diyebiliriz. Bunun birinci sebebi sahip oldukları ekonomik güç. İkinci sebebi yahudilerin özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde gerek ekonomik ve gerekse siyasi alandaki etkinlikleri ve bu durumun Türkiye’deki yahudiler açısından da önemli bir avantaj olması. Üçüncü sebep ise yahudilerin dış dünyada olduğu gibi Türkiye’de de basite alınamayacak derecede etkinliği olan lobi faaliyetleri. Aşağıda üzerinde duracağımız “500. Yıl Vakfı” bu lobi faaliyetlerini organize eden kuruluşların en önemlileri arasında yer almaktadır. Yahudilerin mason locaları ile yakın ilişkiler içinde olmaları ve yahudi cemaatinin ileri gelenlerinin bu localara üye olmaları da siyasi çevreleri etkilemelerine imkan sağlamaktadır. Bunun yanı sıra yahudiler iş çevreleriyle olan yakın ilişkilerini de yöneticileri etkilemede değerlendirmektedirler.

Türkiye’deki yahudi nüfusa gelince: İkinci Dünya Savaşı’na kadar Türkiye’de 150 bine yakın yahudi olduğu tahmin edilmekteydi. Ancak bugün Türkiye’de yaşayan yahudilerin sayısı 25 bin kadardır. Bu azalmanın en önemli sebebi Türkiye’den siyonist İsrail yönetiminin işgal etmiş olduğu Filistin topraklarına göçtür. Bu arada Türkiye yahudilerinden Avrupa ülkelerine göç edenler olduysa da bunların sayısı oldukça azdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin siyonist İsrail devletini tanıyan ilk devletler arasında yer alması ve bu devletle sürekli şekilde iyi ilişkiler içinde kalmaya çalışması da Türkiye’ den İsrail’e yahudi göçünü kolaylaştırmıştır.

Bugünkü Türkiye yahudilerinin çoğunluğu İstanbul’da yaşamaktadır. Bunun yanı sıra İzmir, Adana, Ankara, Çanakkale, Bursa ve Kırklareli’nde yaşayan yahudiler de vardır. Yahudi cemaatinin İstanbul ve İzmir’de ilk ve ortaöğretim okulları olmakla birlikte yahudi çocuklarının çoğunluğu Türkçe ya da yabancı dille eğitim veren devlet okullarında veya özel okullarda okumaktadırlar.

Türkiye yahudileri son yıllara kadar kendilerini kamuoyundan saklamaya çalışıyorlardı. Hatta toplumdan tecrit edilme kaygısıyla kendilerinden yahudi olarak söz edilmesini bile hoş karşılamıyorlardı. Özellikle ekonomi ve sanayi alanında ilerlemiş olan yahudiler yahudiliklerinin bilinmemesini arzuluyorlardı. Bunda azınlık psikolojisinin yanı sıra, siyonist İsrail yönetiminin sürdürdüğü işgal politikasının ve işgal ettiği topraklardaki insanlara reva gördüğü gayri insani uygulamaların da etkisi vardı. Ancak son yıllarda Türkiye yahudilerinin bir kısmı geçmişteki kendini saklama politikasını terk ederek şeffaflık politikasını tercih etmeye başladılar. Bu politika özellikle 500. Yıl Vakfı’nın çalışmaları ile iyice gün yüzüne çıktı. Şu da var ki, bu politika Türkiye’deki bazı yahudiler tarafından hala kaygıyla karşılanmaktadır. Dolayısıyla bazı çevrelerce bu politikanın Türkiye yahudilerini ikiye böldüğü ileri sürülmektedir. Bazı yahudiler şeffaflık politikasının ve çeşitli vesilelerle yürütülen kutlamaların kendilerini ön plana çıkardığını, bazı çevrelerin boy hedefi haline getirdiğini ileri sürüyorlar. Bu görüşte olanlar Türk toplumunun yahudilere karşı kininden vazgeçmediğini, hatta yahudi firmaların mallarını kullanmamaya özen gösterdiklerini ve İsrail’in Ortadoğu’daki fanatik tutumu değişmeden kendilerini Türk toplumuna kabul ettirmelerinin mümkün olmayacağını söylüyorlar. Şeffaflık politikasından yana olan yahudiler ise Türk toplumunda yahudilere “kafir gözüyle bakma” imajının kaybolduğunu ve hatta parlamentoda yahudi temsilcilerin bulunmasının gerektiğini ileri sürüyorlar.

İsrail’deki Türkiye Yahudileri

Türkiye’deki yönetiminin siyonist İsrail devleti ile sürekli iyi ilişkilerde bulunmayı tercih ettiğini ve bu politikasının bir gereği olarak Türkiye’den yahudi işgali altındaki Filistin topraklarına yahudi göçünü kolaylaştırdığını yukarıda belirtmiştik. Bugün Filistin topraklarında Türkiye’ den göç etmiş yüz bin kadar yahudinin yaşadığı bilinmektedir. Bu yahudiler kendi aralarında bazı dernekler de kurmuşlardır. “Türkiyeliler Birliği” bunlardan biridir. Türkiyeliler Birliği, “Dostluk” adında Türkçe bir dergi de yayınlamaktadır. Dört ayrı yerde şubesi bulunan Türkiyeliler Birliği, Türkiye’den göç etmiş olan yahudilere yönelik kültürel etkinliklerde bulunmaktadır.

Filistin topraklarında yaşayan Türkiyeli yahudilerle ilgilenen bir başka dernek de Morit Derneği. Bu derneğin ileri gelenleri Türklerle yahudilerin ortak geçmişlerini araştırmayı amaçladıklarını söylüyorlar. “Morit” adı da “Türk – Yahudi Geçmişi” kelimelerinin İbranice karşılıklarının baş harflerinden çıkarılmış bir ad.

500. Yıl Vakfı ve Yahudi Lobiciliği

Türkiye yahudileri, yahudilerin İspanya’dan sürülüp Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500. yıldönümünü kendi açılarından bir fırsat kabul edip bu fırsatı iyi değerlendirmek amacıyla 1989 yılında 500. Yıl Vakfı’ nı kurdular. Vakfın kurucuları arasında yahudi olmayıp da yahudilerle yakın ilişkiler içinde bulunanlar da vardı. Ünlü işadamlarından Sakıp Sabancı, Anavatan Partisi İstanbul milletvekili Bülent Akarcalı, eski dışişleri bakanı Vahit Halefoğlu’nun eşi Zehra Halefoğlu, gazeteci Nezih Demirkent, Yavuz Donat, Altemur Kılıç, tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter, emekli amiral A. Sezai Orkunt 500. Yıl Vakfı’nın yahudi olmayan kurucularından bazıları. Vakfın yahudi kurucularının bazılarının adları da şöyle: Jak Kamhi (Profilo Holding’in başkanı), İshak Alaton (Alarko Holding’in ortaklarından), Üzeyir Garih (Alarko Holding’in ortaklarından), Vitali Hakko (Vakko’nun sahibi), Eli Acıman (Manajans’ın sahibi), Sami Kohen (gazeteci, Milliyet gazetesinin yazarlarından). Vakfın başkanlığına İktisadi Kalkınma Vakfı’nın da başkanı olan, yahudi işadamlarından Profilo Holding’in sahibi Jak Kamhi getirildi.

500. Yıl Vakfı’nın yetkilileri amaçlarının 500 yıllık tarihin ve Türklerin tanıtımını yapmak ve böylece Türkiye’ye olan minnet borçlarını ödemek olduğunu ileri sürüyorlardı. Ancak vakfın kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra başlattığı, özellikle de İspanya yahudilerinin kovuluşunun 500. yılı olan 1992 yılı içinde yürüttüğü faaliyetler asıl amacın daha farklı olduğunu ortaya çıkardı.

Bizce 500. Yıl Vakfı’nın en önemli amacı siyonist İsrail yönetiminin izlediği ırkçı politika ve gerçekleştirmiş olduğu gayri insani uygulamalar dolayısıyla gerek Türkiye gerekse dünya kamuoyunda oluşmuş olan siyonizm ve yahudi aleyhtarı imajı tamamen silmek veya en azından hafifletmekti. Vakıf da bu amacını gerçekleştirebilmek için Osmanlı hoşgörüsünden söz etmeyi insanlara yanaşmak ve onların ilgilerini çekmek için bir vasıta olarak kullandı. Vakfın bütün programlarında, konuşmacıların Osmanlı hoşgörüsünü dile getiren yapmacık cümlelerini sürekli şekilde yahudiyi hoş ve sevimli göstermeyi amaçlayan konuşmalar izliyordu. Bu arada 1492 sürgününden ve yahudilerin Ortaçağ Avrupa’sında görmüş oldukları zulümlerden özene özene söz edilmesi de gönüllerde yahudiye karşı bir acıma duygusunun oluşturulması amacına yönelikti. Yıllarca İsrail yönetiminin güçlenmesi için büyük maddi fedakarlıklarda bulunmuş olan yahudi trilyonerleri ve milyarderleri bu kez İsrail ve siyonizm aleyhtarı imajı silmek için her türlü maddi fedakarlıktan çekinmediler, dolayısıyla 500. Yıl Vakfı’nın önceden belirlemiş olduğu programların uygulamaya konulması konusunda herhangi bir aksama olmadı.

500. Yıl Vakfı, belirlemiş olduğu amaç doğrultusunda yürüttüğü umuma açık kültürel faaliyetlerin yanı sıra çeşitli lobi faaliyetlerinde de bulundu. Bu lobi faaliyetlerinin en büyük başarılarından birisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Kasım 1975 tarihinde kabul etmiş olduğu, siyonizmi bir ırkçılık olarak değerlendiren ve bu yüzden kınayan kararın geri alınmasını sağlamak oldu. Bu kararın geri alınmasında ABD başkanı Bush’un seçim hesapları dolayısıyla çeşitli ülkelere baskı yapmasının rolünün büyük olduğu inkar edilemese de, 500. Yıl Vakfı’nın böyle bir baskının yapılabilmesi için şartları oluşturduğu da bir gerçektir. İşin gerçeğinde 1975 İsrail’i ile 1992 İsrail’i arasında ve bu süre içinde siyonizmin amaçlarında herhangi bir değişiklik olmamıştı. İsrail’de hala “vatandaşlık”, “yahudi olmak” olarak tanımlanıyor ve dünyanın hangi ülkesinden gelirse gelsin “yahudi” olan bir kişi İsrail’de vatandaşlık hakkına sahip olabiliyordu. Bunun yanı sıra İsrail yahudi olmayanlara hala hor bakıyor, işgali altındaki topraklarda yaşayanlardan yahudi olmayanlar üzerindeki baskı ve zulüm uygulamalarını aynen sürdürüyordu. Kısaca İsrail “Korku Devleti” özelliğini aynen koruyordu. Bütün bunlara rağmen Birleşmiş Milletler’in ABD başkanı Bush’un da baskıları ile 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı, “siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu” yolundaki kararını geri almasında 500. Yıl Vakfı yoluyla yürütülen çalışmaların ve dünyadaki çeşitli güç merkezlerine yakınlıkları ile bilinen yahudi lobilerinin önemli rol oynadığı bir gerçektir.

Gerek Türkiye’de ve gerekse Türkiye dışında basın – yayın organları üzerinde küçümsenemeyecek bir etkinliğe sahip olan yahudi lobileri için 500. Yıl Vakfı’nın çalışmaları iyi bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Mesela Türkiye’de çok sayıda yayın organı, bu vakfın kuruluşu ve yürüttüğü çalışmalar dolayısıyla yahudilerden övgüyle söz eden dizi yazılar ve makaleler yayınladılar. Bu yazı ve makalelerde Osmanlı hoşgörüsünün vurgulanmasından çok yahudinin sevimli gösterilmesine çalışıldığı hemen dikkat çekiyordu.

Asıl Şükran Borcu Kime?

500. Yıl Vakfı’nın kuruluşu sıralarında, vakfın yurtdışında Türkiye’ yi tanıtmayı amaçladığını ileri süren başkan Jak Kamhi “Biz, Türkiye’ye minnet borcumuzu ödüyoruz” demişti. Biz de, “Asıl minnet borcu Osmanlı’nın mirası üzerine kurulmuş sonra da Batı’nın angaje etmiş olduğu laikliği ve Osmanlı aleyhtarlığını kendisi için resmi politika olarak benimsemiş olan bir yönetime karşı mı yoksa her yerden kovulan ve kapı dışarı edilen biçare yahudileri gölgesine almasını sağlayan hoşgörünün sahibi Devleti Aliye’ye ve ona bu hoşgörüyü kazandıran yüce İslam dinine karşı mı olmalı?” sorusunu sorma hakkımızın bulunduğuna inanıyoruz. Kafamıza takılan bir diğer soru da “Türkiye’deki yahudi vatandaşlarımız, beş yüz yıl önce hıristiyanların engizisyon zulümlerinden kaçan dedelerini ‘insanlığa örnek’ olacak bir davranışla kucaklayan ve gölgesine alan büyük Osmanlı devletinin parçalanmasına sebep olan çalışmalarda bulunan ve bu konuda Batılı hıristiyanlarla işbirliği içine giren Emanuel Karasu, Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Mois Kohen vs. gibi dedelerinin yaptıklarının bir hata olduğunu bugün kabul ediyorlar mı?” sorusu. 500. Yıl Vakfı yetkililerinden bu konuda herhangi bir açıklama duymadığımız için böyle bir soru sorma gereği duyuyoruz.

500. Yıl Vakfı ve Türkiye Yönetimi

Türkiye yönetimi, 500. Yıl Vakfı’na gerek kuruluşunda gerekse programlarını uygulamaya koymasında her türlü kolaylığı gösterdiği gibi maddi yönden destek de sağladı. Türkiye hükümetinin böyle bir maddi destek sağladığı bizzat vakfın başkanı Jak Kamhi tarafından şu şekilde dile getirilmişti: “Devlet desteği yalnız uluslararası tanıtım vb. faaliyetlerde oluyor. Tabii bu arada bütün dünya yahudi liderlerini bir araya getirip bir konser adı altında ‘Evrensel Yahudi İttifakı’ girişimleri de bu faaliyetlerin arasında yer alabiliyor”.

Türkiye hükümetinin 500. Yıl Vakfı’na bu desteği sağlamasında yukarıda “Türkiye Cumhuriyeti ve Yahudiler” başlıklı kısımda üzerinde durduğumuz unsurların yanı sıra hükümetin, bu vakfın Türkiye adına dünya çapında lobi faaliyetlerinde bulunacağı ümidinin de önemli rolü olmuştur. 500. Yıl Vakfı’ nın şartnamesinde, vakfın amaçlarından “Türklerin devlet ve toplum olarak üstün insanlık vasıflarını her türlü olanaktan yararlanarak tüm dünyaya tanıtmak, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için bağnazlık ortamından kaçarak Türk toprağını vatan seçen yahudilere kucak açan Türk milletinin insancıl yaklaşımını en geniş şekilde yurtiçinde ve yurtdışında duyurmak ve Musevi yurttaşlarımızın şükran ifadelerinin açıklanmasına yardımcı olmak…” şeklinde söz edilmesi hükümeti oldukça memnun etmişti. Osmanlı hoşgörüsünün, Osmanlı’nın yüce tuttuğu manevi değerlere sırt çeviren Türkiye yönetimine mal edilmesi de bu yönetimin hoşuna gitmekteydi. Bu bakımdan Türkiye’deki yönetim, iki yıl içerisinde üç hükümet değişikliğine gidilmesine rağmen 500. Yıl Vakfı’nı destekledi ve birbirini izleyen bu üç hükümetin söz konusu vakıfla ilgili politikalarında herhangi bir değişiklik olmadı.

500. Yıl Vakfı’nın Türkiye’nin siyonizmi ırkçılık olarak kabul eden BM kararının geri alınması konusuyla ilgili tutumunu etkilediği de söylenebilir. Bu etkinin bir sonucu olarak Türkiye, söz konusu kararın geri alınması konusunda çekimser kalmayı tercih etti. Başbakan Süleyman Demirel konuyla ilgili açıklamasında, İsrail’in barış masasında tutulabilmesi için eski kararın iptalinin gerektiğini söylemiş, dışişleri bakanı Hikmet Çetin de, “Bizim farklı bir durumumuz var, en makulü çekimser kalmaktı” demişti.

Birbirlerinin ellerini sıkmayan cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başbakan Süleyman Demirel’in, İsrail cumhurbaşkanı Haim Hertzog’un Türkiye’yi ziyareti esnasında gerçekleştirilen “500. Yıl Vakfı’nın Galası”nda bir araya gelebilmeleri de bu vakfın gücünün ve Türkiye’deki yönetimin bu vakfa verdiği önemin bir göstergesiydi.

Bu yazının hazırlanmasında yararlandığımız kaynaklar:

1.Sultan Abdulhamid es-Sani ve Filistin, Refik Şakir en-Neteşe, Riyad, 1985
2.Filistin Üzerine Emperyalizmin Gizli Planları, Cüneyd Hekimoğlu, Vahdet yayını, İstanbul, 1988
3.Siyonizm ve Irkçılık, (Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın 10 Kasım 1975 tarihli kararıyla ilgili raporlar) Çeviren: Türkkaya Ataöv, Birey-Toplum yayınları, Ankara, 1985
4.Meşrutiyet İslamcılığı ve Siyonizm, Sadık Albayrak, Araştırma yayınları, İstanbul, 1990
5.Dünya Siyonist Kongreleri ve Türkiye, Ali Uğur, Ocak yayınları, tarihsiz.
6.Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, Vatan yayınları, İstanbul, 1987
7.Yahudilerin Şükran Yılları, Tempo dergisi, 6-12 Ocak 1991 tarihli sayısı, sh.26-34
8.Yahudi Patronlar, Ekonomik Panorama dergisi, 10 Aralık 1989 tarihli sayısı, sh. 32-45
9.500. Yılla Keşfettiklerimiz, Altınoluk dergisi, Ağustos 1992, sh. 46-47
10.Yahudi Tehciri ve Osmanlı Hoşgörüsü, Mehmet Yale, Zaman gazetesi, 18 Ağustos 1991
11.Yahudiler İki Parça, Ali Şahin, Zaman gazetesi, 9 Nisan 1992
12.Siyonizm Aklandı, Fehmi Koru, Zaman gazetesi, 19 Aralık 1991
13.Türklere 500 Yıllık Şükran, İskender Sorgun, Milliyet gazetesi, 7 Mart 1990
14.Yahudiler ABD’de Türkiye’yi Tanıtıyor, Milliyet gazetesi, 10 Mart 1990
15.İsrail’deki Türk Dostu Yahudiler, Milliyet gazetesi, 7 Mart 1990
16.Museviler 500 Yıldır İstanbul’da, Ayşe Önal, Sabah gazetesi, 29 Temmuz 1990

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: