“Nihai Anlaşma Merhalesi” Ne Getirecek?

“Nihai Anlaşma Merhalesi” olarak adlandırılan görüşme döneminde ele alınacak konuların başında Kudüs meselesi gelmektedir. Ancak gerek özerk yönetimin tutumu, gerek işgal yönetiminin açıklamaları ve gerekse Arap yönetimlerinin izledikleri siyaset bu merhalenin Kudüs lehine bir şey getirmeyeceğini ve nihai anlaşma merhalesinin de nihai bir ihanetle biteceğini gösteriyor.

Kudüs meselesinin “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılmasının ciddi bir ihanet olduğuna daha önce çeşitli vesilelerle dikkat çektik ve bunun gerekçelerini de açıkladık. Bu durum FKÖ yönetiminin Kudüs konusundaki iddialarında ve Arafat’ın: “Başkenti Kudüs olan bir Filistin devleti kuracağız” şeklindeki adeta slogan haline getirdiği ve sık sık tekrar ettiği sözünde samimi olmadığını göstermektedir. Arafat, ikili görüşmelerin başlamasından önce: “Kudüs tartışma konusu olamaz. Biz Şamir’in doğrudan veya dolaylı direktiflerini kabul edemeyiz. Kudüs’ü satmamı veya terk etmemi mi istiyorsunuz? Allah’ın izniyle, güneşi sağ yanıma ayı sol yanıma koysalar yine de bunu yapmam” diyordu. Kamuoyuna kendini kabul ettirebilmek için bu sözleri sarf eden Arafat, Rabin’in Oslo İlkeler Anlaşması’nı imzalamak için gittiğinde: “İsrail halkının tarihi ve sonsuz başkentinden geldik” ifadesini kullanması karşısında hiçbir tepki göstermemiş, Kudüs’le ilgili olarak daha önce söylediği sözlerin tamamını orada unutuvermişti. Özerk yönetimin, daha önce sözünü ettiğimiz seçimlerde Doğu Kudüslülerin oylarını postayla göndermelerini kabullenmesi ve Netanyahu’nun isteğiyle Kudüs’teki bazı büroları kapatması bu konuda her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu ve Kudüs üzerinde ısrarlı davranmayacağını ortaya koymaktadır.

“Nihai anlaşma merhalesi”nin ne getireceğini tahmin etmek için işgal devletinin başındaki yöneticilerin sarf ettikleri sözlere bakmak yeterlidir. Çünkü görüşmelerde “Filistin tarafı” sıfatıyla masaya oturanlar geçmiş dönemde işgalcilerden insaf dilenmenin ve onların istediklerini onaylamanın dışında bir şey yapmamışlardır.

Siyasi çevrelerde genellikle, işgal yönetiminin 29 Mayıs 1996’da gerçekleştirilen seçimlerinde başbakanlığı sağcı Likud Partisi’nin lideri Netanyahu’nun kazanmasının Kudüs meselesinin çözümünü daha da zorlaştırdığı ve işleri daha çok sarpa sardığı kanaati hakimdir. Oysa işin gerçeğinde İşçi Partisi lideri Peres’in kazanması da işgal yönetiminin Kudüs konusundaki tutumunu değiştirmeyecekti. Çünkü İşçi Partisi’nin öldürülen lideri Rabin de, onun makamına oturan yaşlı lider Şimon Peres de: “Kudüs bizim birleşik ve ebedi başkentimizdir” sözünü ağızlarından düşürmüyor ve Arafat’ın: “Başkenti Kudüs olan bir Filistin devleti kuracağız” sözünü bir hayal olarak nitelendiriyorlardı. İşçi Partisi’nin eski lideri ve eski İsrail başbakanı Rabin son zamanlarında yaptığı bir açıklamada Kudüs konusunda Filistinlilerin boşuna ümitlenmemeleri gerektiğini söyleyerek Yasir Arafat’ın bu konuda söyledikleri sözlerin boş ve anlamsız olduğunu ortaya koymuştu. Rabin, Oslo’da parafe edilen İlkeler Anlaşması’nın imzalanması sırasında Vaşington’da yaptığı açıklamada da Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kalacağını ve burada Filistin bayrağının hiç bir zaman dalgalanmayacağını ileri sürmüştü. Rabin’den sonra İşçi Partisi’nin liderliğini devralan ve Oslo İlkeler Anlaşması’nın imzalandığı tarihte İsrail dışişleri bakanı olan Şimon Perez de söz konusu anlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada: “Kudüs bizim birleşik ve ebedi başkentimizdir” sözünü tekrar etmişti. Onun bu ifadesi FKÖ ileri gelenlerinin, siyonist işgalcilerin Kudüs konusundaki tutumlarını bilerek bu meselenin “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılmasına razı olduklarını gösteriyordu. 1990 Mart’ında da bütün İsrail siyasi partileri ortak bir toplantı yaparak Kudüs’ten hiçbir taviz vermemek ve bu şehri İsrail’in başkenti sayarak görüşmelerin dışında tutmak üzere aralarında sözleşme yapmışlardı.

Siyonist liderlerin slogan haline getirdikleri: “Kudüs bizim birleşik ve ebedi başkentimizdir” sözüyle kastettikleri şudur: “Biz bu şehrin batı kesimini 1948’de ele geçirdik. Doğusunu da 1967’de işgal ederek şehrin iki yakasını birleştirdik. Artık böyle birleştirilmiş bir halde işgal altında tutmakta kararlıyız. Bu konuda herhangi bir zaman sınırlaması da tanımıyor ve İsrail devleti var olduğu sürece Kudüs’ün başkent olarak kalması konusunda ısrarlı olduğumuzu ilan ediyoruz.” Bu gösteriyor ki, siyonist işgalcilerle masaya oturulması ve görüşmeler yapılması Kudüs sorununu çözmeyecektir. Kudüs’ün işgalden kurtarılmasının tek yolu ümmetin bu davaya imani bir duyarlılıkla sahip çıkması ve işgale karşı verilen bağımsızlık mücadelesini güç birliği içinde desteklemesidir. Bu hususa dikkat çektikten sonra yeniden siyonist işgalcilerin tutumlarına dönmek ve “nihai anlaşma merhalesi”nin ne getireceği konusundaki tespitimizi te’yid eden hususları dile getirmek istiyoruz.

29 Mayıs 1996 seçimlerinden sonra başbakanlığı kazanan Likud lideri Benjamin Netanyahu, Kudüs’ü hiçbir şekilde tartışma konusu yapmayacaklarını çeşitli vesilelerle vurgulamıştır. Netanyahu’nun hükümet programında Kudüs ve çevresindeki yahudileştirme çalışmalarına ağırlık verdiği ve hükümet kadrosunu da bu amaca göre oluşturduğu bilinmektedir. Likud Cephesi’nin iktidarı kazanmasıyla aynı zamanda Kudüs’teki işgal belediyesiyle hükümet arasında bir bütünleşme sağlanmış oldu. Çünkü bu şehirdeki işgal belediyesini Likud Cephesi kazanmıştı. Hükümetin de Likud cephesine geçmesiyle Kudüs belediyesinin sürdürdüğü yahudileştirme çalışmaları hükümetten siyasi desteğin yanı sıra önemli oranda bir maddi destek de almaya başladı. Bütün bu durumlar “nihai anlaşma merhalesi”nin Kudüs sorununun çözümü yönünde hiçbir şey sağlamayacağının göstergesidir. Bu da, Kudüs’ün gerçek İslami kimliğine kavuşturulmasının siyonist işgalcilerden merhamet dilenmesi suretiyle değil ümmetin kendi onuruna sahip çıkması ve Kudüs davasını Arapların veya Filistinlilerin davası olarak değil tüm Müslümanların ortak davası olarak görüp bu kutsal davayı sahiplenmesi yoluyla mümkün olacağı gerçeğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Nihai Anlaşma Merhalesi’nin bir şey getirmeyeceğinin bir delili de, Arafat yönetimiyle İsrail arasında görünüşte “arabulucu” rolü oynayan ABD’nin izlediği tutumdur. ABD’nin tutumundan daha önce tafsilatlı bir şekilde söz ettiğimizden burada sadece konuyla bağlantısına işaret etmekle yetiniyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: