Mirac, Mescidi Aksa ve Kudüs

İsra ve Mirac Olayı

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa‘ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsra, 17/1)

Kâsımi (rh. a.) şöyle demiştir: “Bu âyet isrâ olayının kesin olduğuna delâlet etmektedir. Bu ise, Resulullah (s.a.s)’ın gece vakti Mescidi Aksa‘ya kadar yürütülmesidir. Göklere yükseltilmesi olayına ise bu âyet delâlet etmemektedir. Ancak bazıları Necm suresinin ilk âyetlerini bu olaya delil saymaktadırlar.” Yüce Allah, Necm suresinde şöyle buyuruyor: “Şimdi siz onun gördüğü üzerinde kendisiyle tartışıyor musunuz? Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü. Sidretu’l-Munteha’nın yanında. Barınma (Me’va) cenneti onun yanındadır. O zaman (o gördüğünde) Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da. Andolsun ki o Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/12-18) Müfessirlerin bildirdiğine göre bu âyetlerde sözü edilen olay da mirac olayıdır.

Kadı Iyaz da şöyle demiştir: “Selefin ve genelde Müslümanların çoğunluğu isrâ olayının bedenle birlikte ve uyanıklık halinde olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Gerçek olan da budur.” Kadı Iyaz yine şöyle diyor: “Allah’ın izniyle isrâ, bütün olay boyunca hem beden hem de ruhla olmuştur. Ayet, sahih rivayetler ve muteber görüşler buna delalet etmektedir. Zâhir ve gerçek anlamın alınması imkânsız olmadığı sürece bu anlam bırakılarak te’vil yoluna gidilmez. Burada da eğer olay uyku halinde gerçekleşmiş olsaydı (Yüce Allah): “Kulunu” demez, bunun yerine: “Kulunun ruhunu” derdi. Ayrıca Yüce Allah bir âyetinde de şöyle buyuruyor: “Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da.” (Necm, 53/17) Üstelik eğer olay uyku halinde gerçekleşmiş olsaydı bir mucize ve ilâhi bir âyet olmazdı. Çünkü böyle bir şeyi kâfirler inkâr etmez ve yalanlamazlardı. İslâm’a girmiş olanlardan da inançları zayıf olanlar bundan dolayı tereddüde düşmez ve dinden dönmezlerdi. Çünkü bu tür olayların rüyada gerçekleşmesi inkâr edilmez. Bütün bu sayılanlar onların, söz konusu olayın Resulullah (s.a.s)’ın bedeniyle birlikte ve uyanıklık halinde gerçekleştiği haberini almaları üzerine olmuştur.”

İbnu’l-Kayyim (rh. a.) şöyle demiştir: “Sahabiler, Resulullah (s.a.s)’ın o gece Rabbini görüp görmediği konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbnu Abbas (r.a.)’tan sahih olarak nakledilen bir rivayete göre Rabbini görmüştür. Yine ondan sahih olarak nakledilen bir başka rivayete göre ise kalben görmüştür.”

Hz. Aişe (r.a.) ve Abdullah ibnu Mes’ud (r.a.)’dan sahih olarak nakledilen rivayetlere göre ise onlar bunu kabul etmemişlerdir. (Onların dediğine göre) Yüce Allah’ın: “And olsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü. Sidretu’l-Munteha’nın yanında.” (Necm, 53/13) sözünde kastedilen Cibril’dir.

Ebu Zer (r.a.)’den sahih olarak rivayet edildiğine göre o, Resulullah (s.a.s)’a: “Rabbini gördün mü?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Nur vardı. O’nu nasıl görürdüm.” Yani benim O’nu görmemi nur engelledi. Nitekim bir hadis metninde de: “Bir nur gördüm” denmektedir. Osman ibnu Sa’id ed-Darimi’nin rivayet ettiğine göre de sahabiler Resulullah (s.a.s)’ın O’nu görmediği konusunda görüş birliğine varmışlardır.

İbnu’l-Kayyim şöyle demiştir: “Sabah olunca Resulullah (s.a.s), olanları, Rabbinin büyük âyetlerinden gördüklerini kavmine anlattı. Bunun üzerine onlar kendisini daha çok yalanlamaya, daha çok eziyet etmeye ve daha fazla sıkıştırmaya başladılar. Kendilerine Mescidi Aksa’yı anlatmasını istediler. Allah da onun görüntüsünü karşısına getirdi ve açıktan görmeye başladı. Böylece Resulullah (s.a.s) onun üzerindeki işâretleri kendilerine haber vermeye başladı. Dolayısıyla onun bildirdiği hiçbir şeyi inkâr edemediler. İsrâ olayında gidiş ve dönüş esnasında karşılaştığı durumları, varış vaktini, o sırada gelen devenin durumunu kendilerine haber verdi. Gerçekten de olaylar aynen onun anlattığı gibi gerçekleşmişti. Ama bu durum sadece onların nefretlerini artırdı ve zâlimler küfürden başka bir şeyi kabul etmeye yanaşmadılar.”

İsrâ ve mirac olayı Yüce Allah’ın sevgili peygamberine bir mükâfatı ve ilâhi bir mucizesidir. Resulullah (s.a.s.) Mekke’de insanlara hakkı tebliğ etmesinden dolayı müşrikler tarafından çeşitli eziyetlere maruz bırakılmış, Ebu Tâlib Vadisi’nde ablukaya alınmış, üç yıl süren bu abluka dolayısıyla açlık ve mahrumiyet içinde kalmış, ardından amcası Ebu Tâlib’i, kısa süre sonra da değerli hanımı, mü’minlerin annesi Hz. Hatice (r.anha)’yı kaybetmiş ve birbiri ardından gelen bu olaylar dolayısıyla çok üzülmüştü. İşte bütün bu sıkıntılardan sonra dost dostunu mükâfatlandırdı ve onu kendi katına yükseltti. Onu kendisine yaklaştırdı. Üzerine, çektiği bütün sıkıntıları, içine düştüğü üzüntüleri, zorlukları ve yorgunlukları, hatta kendisine vahyedilenleri tebliğ ederken ve davetini yayarken karşılaşabileceği zorlukları unutturacak hoşnutluk hulleleri giydirdi.

Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in isrâ ve mirac gecesinde karşılaştığı manzaralar, gördüğü âyetler ve kendisine karşı yapılan muamele onun Allah katında ne büyük bir değere sahip olduğunu ortaya koydu. Bu itibarla isrâ ve mirac olayı çok değişik boyutları olan büyük bir mucizedir ve bu mucize peygamberler içinde sadece son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e özeldir.

Bütün her şeyi maddi alemin kanunlarına göre izah etmeye kalkışan ve Yüce Yaratıcı’nın her şeyin üstündeki ilâhi gücünü anlayamayan bazı kimseler mirac olayını kavramakta güçlük çekebilirler. Ama iman ferasetiyle ve hakka teslimiyetin kazandırdığı geniş görüşlülükle düşünebilenler için bu büyük mucizeyi kabul etmek zor değildir.

İsra ve Mirac Ruhu

Büyük düşünür ve ilim adamı Seyyid Kutub mirac olayı hakkında şunları söylüyor: “İlâhi gücün ve peygamberlik mertebesinin ne demek olduğunu biraz idrâk edebilenler bu olayda bir gariplik görmezler. İnsanoğlunun sahip olduğu güç sınırlıdır… Ama insanoğlu için zor, kolay veya imkânsız görünen şeylerin hepsi ilâhi gücün önünde eşittir. Hepsi aynı kolaylıkla gerçekleştirilir.”

İnsanın miracı anlayabilmesi için önce kendi nefsinde imâni bir yükselişi gerçekleştirmesi gerekir. Bunu gerçekleştirdiği zaman elde edeceği feraset ve basiret onun kâinata bakarak ilâhi gücü anlamasına ve bu güce sahip olan yüce yaratıcının vahiyle desteklediği bir insanın asla yalan söyleyemeyeceğini kavramasına yardımcı olur. Bakın Hz. Ebu Bekir (r.a.) kendisine Resulullah (s.a.s.)’ın bir önceki gece göklere yükseltildiğini söylediği haber verilince ne diyor: “Bunu eğer o haber veriyorsa elbette doğrudur. Sizin hayret ettiğiniz de bir şey mi? Gündüzün veya gecenin bir anı içinde tâ göklerden kendisine vahiy geldiğini bana haber veriyor da ben yine inanıyorum. Tereddüt etmiyorum.”

Evet. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Resulullah (s.a.s.)’in vahiy ve mirac konusunda bildirdiklerinin doğruluğundan şüphe etmiyordu. Çünkü o kendi nefsinde imân miracını gerçekleştirmişti. Kendi nefsinde iman miracı gerçekleştirenin önünden artık şüphe ve tereddüt engeli kalkıyor. Ama nefsinde bu miracı gerçekleştiremeyen kimsenin zihni madde dünyasına takılı kalacağından aynı teslimiyeti, aynı feraseti gösteremeyecektir.

Müslümanın isra ve mirac olayından çıkaracağı pek çok ibret vardır. Her şeyden önce Allah Resulü (s.a.s.) kendisine gösterilen gerçekleri: “Acaba insanlar akla yatkın bulurlar mı? Kabul ederler mi?” gibi tereddütlere kapılarak insanlara açıklamazlık etmemiştir. Miraca yükseltildiği gecenin sabahında başından geçenleri insanlara anlatmıştır. İnsanlar akla yatkın bulsalar da bulmasalar da gerçek her zaman gerçektir. Eğer bilinmesi gerekiyorsa, bir sır değilse ve açıklanması maslahata aykırı değilse mutlaka açıklanmalıdır.

Mirac kelime olarak “yükselme, yücelme” anlamına gelir. Mü’minin de imanıyla yücelmesi, yüksek mertebelere ulaşması onun için bir miracdır. İslâm’ın insana kazandırdığı ahlâki ve imâni değerlerle donanmak, İslâm’ın güzelliklerini kendinde toplayabilmek mü’min için bir miracdır.

Miracla ilgili hadisi şerifte Cebrail (a.s.)’ın Resulullah (s.a.s.)’a gelerek yolculuk öncesinde onun göğsünü yarıp kalbini çıkardığı ve onu iman ve hikmetle yıkadığı bildirilmektedir. Demek ki miraca önce kalple hazırlanmak gerekiyor. Yüce makamlara ulaşmak isteyen bir mü’minin de kalbini iman ve hikmet sırlarına aykırı kirlerden arındırması, temizlemesi gerekir. Özellikle değişik sapık ideolojilerin her tarafı kuşattığı günümüzde kalbimizi bu sapık ideolojilerin ve fikri saplantıların kirlerinden temizlemeden gerçek anlamda bir yükseliş gerçekleştirmemiz mümkün değildir.

O halde hayatımızda bir mirac yolculuğuna başlamak istiyorsak önce göğsümüzü yarıp kalbimizi çıkarmalı ve onu iman ve hikmet nurlarıyla yıkamalıyız. Ama iş bununla bitmiyor. Çünkü yolculuk bundan sonra başlıyor. Mü’min İslâm’ın güzelliklerinden birini hayatına geçirdiğinde bu kutlu mirac yolculuğunda bir adım atmış, bir derece yükselmiş olur. Bu yolculukta “iki günü birbirine eşit olan zarardadır” ilkesine göre hareket ederek sürekli yücelmek, sürekli ilerlemek gerekiyor.

Allah Resulü (s.a.s.) bir hadisi şerifinde: “Namaz mü’minin miracıdır” diye buyuruyor. Ancak namazın gerçekten bir mirac olabilmesi için mü’minin adeta Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmesi gerekir. Nitekim Resulullah (s.a.s.) bu hususa da bir başka hadisi şerifinde şöyle işaret ediyor: “İhsân, Allah’a adeta O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen her ne kadar O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” İşte bu ruh ve hisle kılınan namaz gerçekten mü’min için bir mirac olur. O zaman mü’min günde beş kere miraca yani Allah’ın katına yükselme mutluluğuna erişir. Günde beş kere miraca yükselebilen mü’minden de iyilikten başka bir şey beklenmez.

Kendi hayatlarında mirac gerçekleştirebilenler, isra ve mirac ruhunu bir hayat şuuru edinebilenler “iman kardeşliği”nin getirdiği sorumluluğun da farkındadırlar. Çünkü onlar hayatlarındaki mirac yolculuğu esnasında Allah Resulü (s.a.s.)’in: “Mü’minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır” meâlindeki hadisi şerifinde ortaya konan prensibi de gönüllerine nakşetmişlerdir.

Mescidi Aksa’nın Önemi

Mescidi Aksa bilindiği üzere Müslümanların ilk kıblesi ve harem mescidlerin üçüncüsüdür. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Mescidi Aksa’dan adıyla söz etmekte ve bu mescidin etrafının mübarek kılındığını bildirmektedir. Bu konuda İsra suresinin birinci ayetinde şöyle buyuruluyor: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.”

Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerinde de bu mescidden ismi anılmaksızın söz edilmektedir. Örneğin Meryem suresinin 11. ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunun üzerine (Zekeriya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: “Sabah ve akşam tesbih edin” diye işaret etti.” Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa’dır.

Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya’nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” derdi. O da: “Allah’ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir” derdi.” Burada sözü edilen ma’bed Mescidi Aksa’dır.

Yine aynı surenin 39. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Onun (Zekeriyya (a.s.)’ın) mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, “Allah sana, Allah katından olan Kelime’yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdelemektedir” diye seslendiler.” Bu ayeti kerimede mihrab denirken kastedilen mekan da Mescidi Aksa’dır.

Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya.” (Müslim, Kitabu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Ahmed ibnu Hanbel, Nesai ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de -yani Mescidi Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz.”

Resulullah (s.a.s) bir hadisi şerifinde: “Oraya (Mescidi Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın. Kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin” diye buyurmuştur.

Resulullah (s.a.s.)’tan bunun dışında da Mescidi Aksa’nın faziletiyle ilgili birçok hadisi şerif rivayet edilmiştir.

Yeryüzünün en faziletli mekanları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir.

Tanınmış tefsir alimlerinden Kasımi, Mescidi Aksa’nın ismi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Aksa kelimesi “en uzak” anlamındadır. Mescidi Aksa da Mekke’ye olan uzaklığından dolayı böyle adlandırılmıştır.”

Tarihi kaynaklardan, tefsir kitaplarında yer alan rivayetlerden ve hadislerde verilen bilgilerden Mescidi Aksa’nın ilk şeklinin Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz ve: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında…” diye başlayan hadisten bu anlaşılıyor.

Buhari ve İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadisi şerifte Ebu Zer (r.a.)’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Resulullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescidi Aksa” diye buyurdu. “İkisi arasındaki süre ne kadardır?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Kırk yıl. Sonra bütün yeryüzü senin için mesciddir. Nerede namaz vaktine girersen orada namaz kıl.” (Buhari, Kitabu Ehadisi’l-Enbiya, 60/40; İbnu Mace, Kitabu’l-Mesacid ve’l-Cemaat, 4/7)

Mescidi Aksa Hakkında Zihin Bulandırıcı Girişimler

Son zamanlarda bazı kişiler, Resulullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac mucizesine şahit olan ve İsra suresinin birinci âyetinde sözü edilen mescidin Kudüs‘teki Mescidi Aksa olmadığını, bu mescidin Mekke’de bulunan bir küçük mescid olduğunu ileri sürmeye başladılar. Bu konudaki iddialarında kendilerince “akılcılık” yaptıkları gibi o dönemde Kudüs‘te herhangi bir mescid olmadığı iddiasını kullanmaya çalışıyorlar. Bunu bir de bazılarının “ilahiyatçı” sıfatıyla yaparak kendilerince bilimsel bir keşif yapmış, yeni bir bilgiye ulaşmış gibi öne çıkmaya çalıştıklarını duyuyoruz. Oysa bu iddialarının hiçbir tutarlı yanı olmadığı gibi iddiaları da sadece kutsal Mescidi Aksa’yı ortadan kaldırmak için yoğun çaba harcayan Siyonist işgalcilerin işlerini kolaylaştıracak nitelikte iddialardır. Çünkü işgalci Siyonistler bunu başarabilmek için Müslümanların Mescidi Aksa’yla gönül bağlarını koparmayı amaçlıyorlar.

Biz burada bu konuya da açıklık getirmek istiyoruz.

İsra suresinin birinci ayetinde kastedilen mescidin Mescidi Aksa olmadığı yolundaki iddialar, İslam müfessirleri arasında itibar görmemiştir. Tanınmış bütün müfessirler burada kastedilen mescidin Kudüs’teki Mescidi Aksa olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Ancak o zaman Kudüs’te bugünkü gibi bir mescidin olmadığı, Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde kendisinden “mabed” diye söz edilen binanın kalıntılarının bulunduğu doğrudur. Bu mekan Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. İşte Resulullah (s.a.s.)’ın ziyaret ettiği mekanın bu Beyti Makdis olduğu bütün ünlü müfessirler tarafından dile getirilmektedir. Örneğin Kadı Beyzavi tefsirinde “Mescidi Aksa” ibaresi açıklanırken: “Burada kastedilen, Beyti Makdis’tir. Çünkü o zaman orada bir mescid mevcut değildi” denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbnu Abbas’tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde de ayette geçen “Mescidi Aksa” ibaresiyle ilgili olarak şu açıklama yapılmaktadır: “Mescidi Aksa: Kudüs’teki Beytu’l-Makdis’tir. Nitekim İsra hadisinde de: “Burak’a bindim. Beytu’l-Makdis’e vardım” diye geçmiştir. Bunun etrafı da Kudüs ve civarı demek olur.” (Burada kastedilen İsra hadisini, Buhari, Bed’u’l-Halk, 6; Müslim, İman, 259, 264; Nesai, Salat, 10; Tirmizi, Tefsir, İsra suresi tefsiri, 2, 17; Ahmed ibnu Hanbel, III/148, IV/208, V/387,392,394’te rivayet etmiştir.)

Fi Zilali’l-Kur’an’da İsra suresinin birinci ayetinin tefsirinde şöyle denmektedir: “… İki belli yer arasındaki bu yolculuğun bir tarafını Mescidi Aksa teşkil ediyor. Mescidi Aksa ise mukaddes toprakların kalbi sayılan bir yerdir. Allahu teala İsrail oğullarını bir müddet buraya yerleştirmiş sonra çıkarmıştı.”

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Hulasatu’l-Beyan tefsirinde de şöyle denmektedir: “Ayette Mescidi Aksa’dan murad, Beyti Mukaddes’tir. Mekke-i Mükerreme’ye uzak olduğundan aksa denilmiştir. Mescidi Aksa’nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nev’i nimetlerle dolu olduğu cihetle dünya nimetleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyti Mukaddes, makarrı enbiya ve mahalli vahyi ilahi ve sulehanın mabedidir. Ekseri enbiyanın mucizeleri ve asarı garibe orada zuhur ettiğinden Cenabı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh maddi ve manevi mahalli mübarek denmeye şayandır.”

Mevdudi de, Tefhimu’l-Kur’an adlı tefsirinde burada kastedilen mabedin Kudüs’teki Mescidi Aksa olduğunu ifade etmektedir.

Sabuni’nin Safvetu’t-Tefasir adlı eserinde de ilgili ibarenin tefsirinde şöyle denmektedir: “Yani Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’e götüren Allah’ın şanı pek yücedir. Mescidi Aksa ile Mescidi Haram’ın arasındaki mesafe uzak olduğu için Kudüs’teki mescide Mescidi Aksa denilmiştir.” Yine bu tefsirde Mescidi Aksa’nın çevresinin maddi ve manevi yönden bereketli kılındığı ifade edilir.

Bilinen tefsir kaynaklarının hangisine müracaat edilse aynı açıklamayla karşılaşmak mümkündür. Bu yüzden söz konusu ayette kastedilen Mescidi Aksa’nın Kudüs’teki Beyti Makdis değil de başka bir mabed olduğu iddiasında bulunanların görüşleri “şazz” yani “geçersiz” olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu görüş tefsir ve hadis kaynaklarına uymadığı gibi tarihi belgelere de ters düşmektedir.

İsra suresinde sözü edilen Mescidi Aksa’nın Mekke’de bir mescid olduğu görüşü geçmiş kitaplardan sadece birinde yer alır o da şâzz bir rivayete dayanır. Ne yazık ki bazıları çok fazla akılcı davranarak bu şazz görüşü öne çıkarmıştır. Oysa bu, tarihi gerçeklere ters olduğu gibi aklen de isra olayının bir mucize olmasının anlamına aykırıdır. Kaldı ki hiçbir tarihi kaynakta o dönemde Mekke’de öyle bir mescidin varlığından söz edilmez. Hadislerde de bu mescidin Kudüs’teki mabed olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Mescidi Aksa’nın Hz. Zekeriya zamanındaki şekli de Hz. Süleyman (a.s.)’ın inşa etmiş olduğu mabedin aynısı değildi. Çünkü Hz. Süleyman (a.s.)’ın inşa ettiği mabed bir süre sonra yıkılmış daha sonra yerine inşa edilen mabedler de birkaç kez yıkıma uğramıştır. Mescidi Aksa’nın bugünkü şeklinin inşası ise Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan zamanında başlatılmış, oğlu tarafından bitirilmiştir.

Aynı şey Kabe için de söz konusudur. Bugünkü Kabe de Hz. İbrahim (a.s.)’in inşa ettiği Kabe değildir. Ama o bina orada Allah’a kulluk görevinin yerine getirilmesi konusunda belirlenen bir işaret, bir toplanma noktasıdır. Yani Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle Allah’ın şe’airindendir. Mekke müşrikleri de Kabe’ye sahip çıkıyorlardı ama onu inşa ediliş amacına ters bir şekilde, içini putlarla doldurarak kullanıyorlardı.

İşte Mescidi Aksa’yı da aynı açıdan ele almak ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın oraya bu mabedi tevhid inancına göre Allah’a kulluk görevinin yerine getirilmesi için inşa etmiş, sonraki dönemlerde de Peygamberler tarafından Allah’a kulluk görevinin yerine getirilmesi için kutsal bir mekân olarak değerlendirilmiş olduğunu dikkate almak gerekir.

Mescidi Aksa’nın Bugünkü Durumu

Günümüzde bu kutsal mabed siyonistlerin işgali altındadır. Siyonistler bu mescidin Süleyman heykelinin diğer adıyla Siyon mabedinin bulunduğu yere yapılmış olduğunu ileri sürmekte ve mescidi yıkarak yerine daha önce var olduğunu iddia ettikleri heykeli dikmek istemektedirler. Hatta Ağlama Duvarı’nı takdis etmeleri de bu yüzdendir. Çünkü Ağlama Duvarı’nın daha önce Mescidi Aksa’nın yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri mabedden geriye kalan tek şey olduğunu ileri sürüyorlar. Bu yüzden Ağlama Duvarı’nın önünde sadece ağlamakla kalmıyor aynı zamanda intikam yemini yapıyorlar.

Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: “Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli’ni inşa etmek istiyoruz.” Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde yahudilerin ibadetlerine başlık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Şalom Harokohin de: “Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır” demişti. İşgal yönetiminin eski başbakanı Benyamin Netanyahu da başbakanlığı kazanmadan önce aşırı siyonist hareketlerden birinin liderlerinden olan Yehuda Atsayon’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Yahudilere Süleyman Heykeli tepesinde (yani Mescidi Aksa’nın kurulu olduğu mekânda) ibadet imkânı sağlamak ve bu imkânı garantilemek için çalışmak gerekir… Bu konunun gerekli duyarlılıkla ele alınıp çözümlenmesi gerekir. Likud Partisi’nin yeniden iktidara geldikten sonra bu konuyu uygun bir şekilde sonuca bağlamak için çalışacağını da özellikle vurguluyorum… Yahudi halkının kutsal mekânıyla ilgili hakkı tartışma kabul etmez bir haktır.”

Siyonistler Mescidi Aksa’yı yıkarak yerine Siyon mabedini veya diğer adıyla Süleyman heykelini dikebilmek için bu kutsal mescide birçok kez saldırı ve sabotaj düzenlediler. Bu saldırı ve sabotajlarda bazen Mescidi Aksa yakılmak istendi. Bazen değişik yerlerine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirilerek havaya uçurulmasına teşebbüs edildi. Bazen de daha başka girişimlerde bulunuldu.

Örneğin 21 Ağustos 1969 tarihinde Denis Ruhan adlı fanatik bir yahudi Mescidi Aksa’yı yakma girişiminde bulundu. Bu sabotajdan Mescidi Aksa büyük zarar gördü. Tarihi minberi tamamen yanarak yok oldu.

Nisan 1980’de ünlü yahudi terörist Meir Kahane, Mescidi Aksa’nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti.

8 Nisan 1982’de fanatik bir siyonist terör örgütünün mensupları Kah diye bilinen diğer bir siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak Mescidi Aksa’nın ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler. Ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından patlamadan ortaya çıkarıldı.

10 Nisan 1982’de Meir Kahane taraftarlarından bir grup yahudi terörist zorla Mescidi Aksa’ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü.

21 Mart 1983’te Mescidi Aksa’ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı.

27 Şubat 1984’te bir grup silahlı yahudi, caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Ancak cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler.

14 Ocak 1986’da Knesset üyesi bazı parlamenterler askerlerin koruması altında Mescidi Aksa’ya girmek istediler. Ancak İslâmi Hareket mensubu gençler cami kapılarında barikatlar oluşturarak onların içeri girmelerini önlediler. Birkaç kez girişimde bulunan parlamenterler Mescidi Aksa’nın içine girmeyi başaramayınca geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat bu olaydan sonra cami dışında işgalci askerlerin Müslüman gençlere saldırmasıyla başlayan çatışmalarda çok sayıda genç yaralandı.

İsrail yönetimi bu sabotajları düzenleyenleri genellikle “deli” diye niteleyerek ilk sorgulamadan sonra serbest bıraktı.

Bu saldırıların en geniş çaplısı da 8 Ekim 1990 tarihinde gerçekleştirilen ve 30 Müslümanın şehid edilmesine, 800 Müslümanın da yaralanmasına yol açan saldırıdır. Tarihe “Kudüs katliamı” olarak geçen bu saldırı, siyonist İsrail yönetiminin bazı fanatik yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. Siyonist devlet o dönemde Körfez krizi dolayısıyla dünya kamuoyunun dikkatlerinin Körfez tarafına çevrilmesini bir fırsat olarak değerlendirip terörist yahudileri kışkırttı. Polisler de bu yahudilere yardımcı oldu ve sözünü ettiğimiz büyük katliam gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescidi Aksa’nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı. Ama Filistinli Müslümanlar bu kutsal mabedi canlarıyla savunarak siyonistlere orayı yıkma fırsatını vermediler.

Siyonist işgalciler son birkaç yıldır Mescidi Aksa’yı yıkabilmek için farklı bir metot izliyorlar. Eski yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları gerekçesiyle Mescidi Aksa çevresinde ve altında kazılar yapıyorlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açılmasıdır.

Kudüs İslami Vakıflar Meclisi Kasım 1994 sonlarına doğru yaptığı açıklamada, Yasir Arafat’ın liderliğindeki özerk yönetimin işbaşına getirilmesinden sonra Mescidi Aksa çevresindeki kazıların daha da yoğunlaştığını ifade etmişti. Adı geçen meclisin açıklamasında Mescidi Aksa’nın bitişiğindeki Ağlama Duvarı çevresinde yapılan kazıların mescidin bazı duvarlarını tehlikeye soktuğu vurgulanıyordu. İslami Vakıflar Konseyi yetkililerinin verdiği bilgilere göre siyonist arkeoloji uzmanları Mescidi Aksa’nın dayandığı kayaları parçalamak amacıyla kazılarda kimyasal madde de kullanıyorlar ve bunu kayaları parçalama işlemlerinin dışarıdan duyulmamasını sağlamak amacıyla yapıyorlar. Bu arada geçmişte yapılan kazıların, Mescidi Aksa’nın dış kısmındaki bazı duvarlarının çatlamasına yol açtığını hatırlatalım. Eğer siyonist rejimin uygulamaları karşısındaki sessizlik devam ederse -Allah korusun- Hindistan’daki Babür Camisi’ni yıkan hinduların gösterdiği cesareti siyonist yahudiler de Mescidi Aksa’ya karşı gösterebilirler.

Siyonist yahudiler bir şeyi hedeflediklerinde ona kademe kademe ulaşmaya çalışırlar. Önce bir adım atarlar. Eğer insanların bu adım karşısında çok fazla tepki göstermediklerini ve kendilerini geri adım atmaya zorlamadıklarını hissederlerse bu kez ikinci adımı atarlar ve bu şekilde hedefe doğru ilerler. Bugün birçoklarına siyonistlerin Mescidi Aksa’yla ilgili planları hayal gibi görünüyor. Ama hemen Kudüs’ün yanı başındaki el-Halil şehrinde bulunan Hz. İbrahim Camisi’nin üçte ikisinin bugün siyonist rejim tarafından gasp edilerek yahudi sinagogu haline getirildiği gözlerden uzak tutulmamalıdır. Siyonistler bu amaçlarını da tedrici bir şekilde gerçekleştirdiler.

Tünel Olayı

Likud Partisi lideri Netanyahu’nun Mescidi Aksa’yla ilgili bir mektubundan yukarıda söz etmiştik. Nitekim Netanyahu iktidara gelmesinden sonra bu mukaddes mabedi yıkma amacına yönelik çalışmalarını açıktan yürütmeye başladı. Ancak doğrudan bu mescidi yıkma amacı taşıdığını söyleyerek değil daha başka kılıflar uydurarak. Bu çerçevede, Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın içinde bulunduğu haremi şerif bölgesinin altından geçen tünelin açılışını yaptı. İşgal yönetiminin iddiasına göre tünel ulaşım amacıyla kullanılacaktı. Oysa 600 bin nüfuslu Kudüs şehrinde yeraltından ulaşım yolları açılması için ihtiyaç olmadığı ortadadır. Üstelik nüfus ve trafik yoğunluğunun daha fazla olduğu Batı Kudüs’te yeraltından ulaşım yolları açılmasına ihtiyaç duyulmazken haremi şerif altından böyle bir tünel kazılmasına sadece ulaşım amacıyla ihtiyaç duyulduğu iddiası hiç de inandırıcı değildi. Olayın çelişki oluşturan bir diğer yanı ise kazıların önce arkeolojik araştırmalar amacıyla yapıldığı ileri sürülürken herhangi bir arkeolojik esere rastlanamayınca “ulaşım” kılıfına başvurulmasıdır.

İşin gerçeğinde bu tünelin açılmasındaki amaç Mescidi Aksa’nın altında bir oyuk oluşturarak bu mukaddes mabedin kendiliğinden yıkılmasına sebep olmak, yahut fanatik yahudilerin tünele bomba yerleştirmelerine fırsat vererek mescidi alttan yıkmaktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz olaylarda fanatik yahudilerin girişimlerinin Müslümanların direnişleri ve mücadeleleri dolayısıyla başarısız kaldığını dile getirmiştik. İşgal rejiminin de bizzat bu mescidin içine girerek amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulamayan fanatiklere, yeraltından tünel kazarak bu imkânı sağlamak istemiş olması kuvvetli bir ihtimaldir.

Bunun yanı sıra Netanyahu hükümetindeki iki bakanının haremi şerif bölgesinin altından iki tünel daha açmak için yirmi milyon dolarlık bir finans kaynağı bulduklarını açıklamaları da bu yöndeki tereddütleri artırmıştı. Bu açıklama tünelin ulaşım amacıyla kullanılacağı iddiasının tutarsızlığını da ortaya koyuyordu. Nüfus yoğunluğunun çok daha fazla olduğu Batı Kudüs’te yeraltı ulaşımı için bir tek tünel kazılmasına bile ihtiyaç duyulmazken sadece 141 dönümlük bir alanı kapsayan ve yerleşime kapalı bir bölgede ulaşımın kolaylaştırılması için yeraltında karınca yolları gibi yollar açılmasına ihtiyaç duyulacağı iddiası kadar saçma bir iddia olamaz. Üstelik Kudüs belediyesi ve İsrail yönetimi Müslümanların yaşadığı bölgeleri her türlü altyapı hizmetinden mahrum bırakırken haremi şerif bölgesinde ulaşımı kolaylaştırmak için bu kadar gayretkeşlik göstereceğine inanmak mümkün değildir.

Tünel olayını bütün bu bilgilerin ışığında değerlendirdiğimizde siyonist işgalcilerin böyle bir tünel kazmadaki asıl amaçlarını çok daha net bir şekilde anlamamız mümkün olur. Nitekim olayı yakından takip edenlerin yaptıkları açıklamalarda ve verdikleri bilgilerde de haremi şerifin altına tünel kazılmasındaki asıl amacın Mescidi Aksa’yı ve Kubbetu’s-Sahra’yı yıkmak olduğu dile getirilmiştir.

İşgal Yönetimi İnadını Sürdürüyor

Sözünü ettiğimiz tünelin açılması Müslümanların günler süren büyük çaplı direnişlerine sebep olmuştu. Bu direnişe öncülük eden de Filistin’deki İslami Hareket oldu. Siyonist işgal yönetimi, Filistin halkının geniş çaplı bir direnişiyle karşı karşıya gelince haremi şerifin altına açtığı tüneli geçici bir süre için kapatmasına rağmen 29 Eylül 1996 tarihinde yeniden açtı. Bu onun Mescidi Aksa’yı yıkma hedefine yönelik sinsi oyunlarından vazgeçme niyetinde olmadığını gösteriyordu. Hatta yahudilerin içinden bile tepki gösterenlerin olmasına rağmen siyonist işgal rejiminin bu inatçılığı onunla “barış (!)”a gitmenin ve Filistin halkının gasp edilen haklarını bir tür oyalama taktiği olan “barış” masallarıyla geri almanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.

Siyonist rejim bu birinci tüneli kabul ettirmek için inat ederken aslında Müslüman kamuoyunu buna alıştırmayı amaçlamaktadır. Bunu başarabildiği takdirde niyeti ikinci ve üçüncü temelleri açmak ve sonunda fanatik yahudilerin buralara bombalar yerleştirerek Mescidi Aksa’yı alttan yıkmalarına fırsat vermektir. Dolayısıyla bütün Müslümanların bu konuda oldukça dikkatli olmaları ve siyonist işgal rejimine karşı tepkilerini sürdürmeleri gerekir. Çünkü siyonistler amaçlarına ulaşabilmek için “adım adım” metodunu çok sinsice uygulamaktadırlar.

Tehlike Devam Ediyor

Mescidi Aksa’ya yönelen tehlike ve tehdit devam ediyor. İşgal devletinin son zamanlarda fanatik Yahudilerin uçaklarla veya başka araçlarla bu mabede saldırmaları ihtimalinin olduğuna dair haberler yaymasının amacı ise Müslüman kamuoyunu bu konuda psikolojik yönden hazırlamaktır. Bu tür haberlerle Müslümanları psikolojik olarak böyle bir olaya hazırlamak sonra da yapılacak bir saldırıyı fanatik Yahudilere yüklemek suretiyle “Mescidi Aksa dosyası”nı kapatmak istiyorlar.

Mescidi Aksa Ağlıyor

Mescidi Aksa siyonist işgalciler tarafından sürekli rahatsız edilmekten, sürekli işkenceye maruz bırakılmaktan dolayı ağlıyor.

Mescidi Aksa, etrafında suçsuz günahsız çocukların kollarının kırıldığına, masum ailelerin evlerinin yıkıldığına, Yüce Allah’ın insanlık için seçmiş olduğu din olan İslam dinine mensup insanların ibadetlerini gönül rahatlığı içinde yerine getiremediklerine şahit olmak zorunda kalmasına ağlıyor.

Mescidi Aksa, birtakım kimselerin Filistin halkı adına ortaya çıkarak kendisine karşı siyonist işgalcilerle işbirliği yapmalarına, dünya Müslümanlarının da bütün bu oyunları seyretmesine, hiçbir duyarlılık göstermemelerine ağlıyor.

Hepsinden de önemlisi Mescidi Aksa, Müslümanların kendisini siyonistlerin esaretinden kurtarmak için ciddi

İşgalcilerin Amaçları

İşgalcilerin bu kutsal mabedi ortadan kaldırmak için uğraşmalarının birinci amacı dünya Müslümanlarının Kudüs’le gönül bağı kurmalarını sağlayan önemli bir işareti, özel bir yeri ve anlamı olan kutsal mabedi ortadan kaldırmaktır. Bu amacın gerçekleştirilmesi için Siyon mabedi ve Süleyman heykeli efsanesinden yararlanılmaya çalışılıyor.

Bilindiği üzere Filistin davasına İslâm ümmeti nezdinde öncelik kazandıran en önemli unsurlardan biri o toprakların bağrında barındırdığı kutsal Mescidi Aksa’dır. İşgalci Siyonist güçler bu kutsal mabedin ortadan kaldırılması durumunda Müslümanların bu davaya öncelik vermelerinin en önemli sebebinin ortadan kaldırılmış olacağını umuyorlar.

Mescidi Aksa’ya Sahip Çıkma Sorumluluğu

Unutmayalım ki Mescidi Aksa sadece Filistinlilere emanet edilmemiştir. Ona sahip çıkmak ve harem mescitlerden biri olan bu kutsal mabedi korumak tüm dünya Müslümanlarının ortak görevidir. Bu konuda işgalci Siyonistlerin hilelerine ve oyunlarına dikkat etmemiz, Salahuddini Eyyubi duyarlılığını gönüllerimize yerleştirmemiz gerekir. Eğer bunu başarabilirsek işgalciler bu kutsal mabede zarar vermeye cüret edemezler. Ama duyarsız ve ilgisiz kalırsak onlara cesaret vermiş oluruz.

Mescidi Aksa davası bütün Müslümanların ortak davalarıdır. Allah korusun, bu mescide herhangi bir zarar gelmesi halinde bundan sadece Filistinli Müslümanlar değil bütün dünya Müslümanları sorumlu olacaklardır. Mescidi Aksa bütün Müslümanların ortak değerleri ve şerefleridir. Buna hep birlikte sahip çıkmaları ve siyonistlerin burayı kirletmelerine fırsat vermemeleri gerekir.

Bunun için dünya Müslümanlarının her şeyden önce Mescidi Aksa ve Kudüs konusunda duyarlı olduklarını ve siyonistlerin buraya zarar vermelerine fırsat vermeyeceklerini bütün dünyaya göstermeleri zorunludur. Ayrıca bu mücadelede Müslümanların Filistin’deki kardeşlerini yalnız bırakmamaları gerekir.

Kudüs’ün Kudsiyet ve Önemi

Üç harem mescidden biri olan Mescidi Aksa’nın kudsiyet ve önemi hakkında birçok ayeti kerime ve hadisi şerif bulunduğu gibi onu bağrında barındıran Kudüs ve Filistin topraklarının kutsallığı hakkında da nasslar bulunmaktadır.

Öncelikle şunu hatırlatalım ki, Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekânlar da bu şehirdedir.

Kudüs, İslâm’da özel bir yere ve kudsiyete sahiptir. Zaten adı da bu yerine ve kudsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırması ve Resulullah (s.a.s.)’ın isrâ ve mirac mucizesine şâhid olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. İsra ile ilgili ayette dikkat edilirse Mescidi Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Maide suresinin 20 ve 21. ayetlerinde şöyle denmektedir:

“Musa milletine şöyle demişti: “Ey milletim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. Aranızdan peygamberler çıkardı ve sizi krallar yaptı. Âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey milletim! Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin; yoksa zarar edenler olursunuz.”

Burada sözü edilen kutsal toprağın Kudüs ve çevresi yani Filistin toprakları olduğu konusunda tanınmış müfessirler ittifak etmişlerdir. Tarihi olaylar da burada kastedilen toprakların Filistin toprakları olduğunu belgelemektedir. Çünkü Hz. Musa ve kavminin Kızıl Deniz’i geçtikten sonra girmekle emrolundukları topraklar Filistin topraklarıdır.

Yüce Allah, Enbiya suresinin 69-71. ayetlerinde de şöyle buyurmaktadır:

“Biz de dedik ki: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol.” Ona bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz asıl kendilerini hüsrana uğrattık. Onu da Lut’u da içinde alemler için bereketler verdiğimiz yere (ulaştırıp) kurtardık.”

Burada “içinde âlemler için bereketler verdiğimiz yer” denirken kastedilen beldenin de Filistin olduğu tefsir kitaplarında dile getirilmektedir. Zaten tarih kaynaklarından öğrenildiğine göre Hz. İbrahim (a.s.) ateşten kurtarıldıktan sonra Filistin topraklarına hicret etmiş ve bir süre bugün el-Halil diye bilinen beldede ikamet etmiştir. Yine tarih kaynaklarından öğrendiğimize göre Hz. İbrahim (a.s.) ile Hz. Lut (a.s.)’un birlikte yaşadıkları belde el-Halil ve civarıdır.

A’raf suresinin 137. ayetinde de şöyle buyurulmaktadır:

“Sonra da zayıf düşürülen topluluğu (mustazafları) bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Böylece Rabbinin İsrail oğullarına olan güzel sözü sabretmelerine karşılık tam yerine geldi. Firavun ile toplumunun yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini de yıktık.”

Bu ayette de “bereketlendirdiğimiz yer” denirken kastedilen belde Filistin diyarıdır. Çünkü İsrail oğulları Mısır’da zulüm gördükten sonra, bu topraklara göç etmiş ve orada belli bir süre hakimiyet kurmuşlardır.

O beldenin mübarek kılındığına yani bereketlendirildiğine işaret eden, bunların dışında da birçok ayeti kerime bulunmaktadır. O beldenin kalbi ise Kudüs’tür.

Kudüs Müslümanlarındır

Zaman zaman, Kudüs’ün diğer dinlerde de kutlu olmasından yola çıkılarak Müslümanların bu davaya olan ilgilerinin ve bağlarının zayıflatılmasına çalışıldığını görüyoruz. Öncelikle şunu ifade edelim ki bu toprakların İslâm adaletinin gölgesinde olduğu dönemde diğer dinlerin mensuplarının tüm hakları korunmuş, hiçbir maddi varlıklarına ve haklarına zarar verilmemiştir. Ama Haçlıların ve Siyonistlerin işgal dönemleri kan ve katliam dönemleri olmuştur. Haçlıların işgali döneminde Filistin topraklarında yetmiş bin kişinin öldürüldüğü, haçlı askerlerinin atlarının Kudüs caddelerinde dizlerine kadar kana gömüldükleri bizzat haçlı komutanlarının hatıralarında geçmektedir. Siyonistlerin işgali döneminde de Müslümanlara kan kusturulmuş, hâlen de kusturulmaktadır. Oysa Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ü fethettiğinde diğer dinlerin mensuplarının kutsal mekânlarına, canlarına ve mallarına herhangi bir zarar verilmeyeceğine dair yazılı eman verilmiştir. Hıristiyanların Hz. Ömer (r.a.)’ı kendi mabedlerinde namaz kılmaya çağırmalarına rağmen, kendisinden sonra Müslümanların orayı camiye çevirebileceklerini düşünerek bu davetlerini kabul etmemiştir. Dolayısıyla Kudüs diğer dinlerin mensupları nezdinde kutsal olsa da bu şehrin İslâm’ın himayesine ve adaletine ihtiyacı vardır. Bunu hatırlattıktan sonra şu hususları bilgilerinize arz ediyorum:

Kudüs kurulduğu günden buyana vahyi, ilahi tebliği ve peygamberlik müessesesini temsil etmiştir. Dolayısıyla burası kurulduğu günden beri bir İslâm şehridir. Çok sayıda peygamber hayatlarının en azından bir bölümünü bu şehirde geçirmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de miraca yükseltilirken Kudüs’e kadar getirilmiş ve oradan göklere çıkarılmıştı. Allah dileseydi onu Mekke’den de göklere yükseltebilirdi. Ancak İsra ve Mirac olayında Hz. Peygamber (s.a.s.)’e refakat eden Cebrâil (a.s.)’in onu önce Kudüs’e getirmesi sonra göklere yükseltmesi bu şehrin taşıdığı mana ve önem dolayısıylaydı. Yüce Allah son peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Kudüs’ü ziyaret etmesini ve bu peygamberler şehrindeki ilâhi âyetlere şahit olmasını dilemişti.

Evet Kudüs bir İslâm şehridir. Çünkü İslâm Yüce Allah’tan vahiy alan bütün peygamberlerin ortak dinidir. Kudüs de bir peygamberler şehridir. Bakın Yüce Kur’an Hz. İbrahim (a.s.) hakkında ne buyuruyor: “İbrahim ne bir yahudi ne de bir hıristiyandı. Ancak o dosdoğru çizgideki bir Müslümandı. O, müşriklerden de değildi.” (Ali İmran, 3/67) Bu hüküm bütün peygamberler için geçerlidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sana söylenen senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir.” (Fussilet, 41/43) İslâm vahiy dinidir, Kudüs de vahyi sembolize etmektedir.

Bütün peygamberlerin yolları birdir. O da tevhid yoludur. Hz. Süleyman (a.s.) bugünkü Mescidi Aksa’nın ilk şeklini ne amaçla inşa ettiyse, Medine’deki Mescidi Nebevi de o amaçla inşa edilmiştir. Bu mekânlara sahip çıkmaları gerekenler de tevhid inancını hakkıyla benimsemiş olanlardır. Tevhid bilincinde olan bir kişinin peygamberlerin mirası, Allah’ın kitabında “âyetlerimiz” ve “Mescidi Aksa” olarak anılan bir mabede sahip çıkma konusunda duyarlı olması gerekir. Eğer olamıyorsa sahip olduğu tevhid inancından gerçek anlamda bir tevhid bilincini ne kadar çıkarabildiği hususunda kendisini sorgulaması gerekir.

Şunu unutmayalım ki Kabe de tarih boyunca değişimlere uğramış, yıkılıp yeniden yapılmış ama Allah’ın yeryüzündeki işaretlerinden bir işaret noktası olarak her zaman korunmuştur. Aynı şey Mescidi Nebevi için de söz konusudur ve tarihte birçok kez değişime uğrayan, her değişimde daha da genişletilen Mescidi Nebevi’nin bugünkü şekli Hz. Muhammed (s.a.s.)’in inşa ettiğinden çok farklıdır. Mescidi Aksa’nın tarih boyunca yıkılıp yeniden inşa edilmiş olması da onun asıl fonksiyonunu, Allah’ın âyetlerinden bir âyet olması özelliğini ortadan kaldırmaz. Önemli olan amacına uygun olarak değerlendirilmesidir. Bu da tevhid inancına göre bir mabed olarak kalmasını gerektirir.

Mekke müşrikleri Kabe’ye sahip çıkıyor ve saygı gösteriyorlardı. Ama yapılış amacına ters bir şekilde şirk inancının bir merkezi haline getirmişlerdi. Peygamber (s.a.s.) Kabe’nin bu haline razı olmadığı gibi, “orası müşriklerin putlarıyla kirletildi” de demedi. Putları temizledi ve asıl fonksiyonuna döndürdü. Siyonistler de Allah’ın hak dininden dönmüş sapık inançlara yönelmişlerdir. Tevhid inancına sahip bir Müslümanın, Mescidi Aksa’nın böyle bir sapık inanca göre kirletilmesine rıza göstermesi mümkün olabilir mi? Böyle bir şeye rıza göstermek Kabe’nin putlarla kirletilmesine rıza göstermek gibi olur.

Mescidi Aksa’nın ilk şeklini Hz. Süleyman (a.s.) inşa etmiştir. Kabe’nin ilk şeklini inşa eden de Hz. İbrahim (a.s.)’dir. Yahudiler her ikisini de kendi atalarından görüyorlar. Hatta Hz. Süleyman (a.s.)’ın bir peygamber olduğuna inanmazken Hz. İbrahim (a.s.)’in bir peygamber olduğuna inanırlar. Bugün Mescidi Aksa’nın ilk şeklini kendi atalarından olduğunu söyledikleri onların nitelemesiyle “Kral Salamon” inşa etti diye bu kutsal mabedi ortadan kaldırıp yerine ilk şeklini yapmak istediklerini söyleyen (ki ilk şeklinin nasıl olduğu hakkında ayrıntılı bilgi yoktur) Yahudiler yarın da Kabe hakkında benzer şeyler söyleyebilirler. O halde burada esas olan ata – oğul ilişkisi değil, amaç ve inanç konusunda isabetliliktir. Eğer biz Hz. İbrahim (a.s.)’in ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın insanlara tebliğ ettiği tevhid inancına bağlı isek ve bu konuda kararlı olmak zorundaysak onların miraslarına, koydukları işaretlere, bıraktıkları ayetlere yani izlere, ibadet ve buluşma noktalarına da sahip çıkmak zorundayız. Bu aynı zamanda inandığımız kitabın ve peşinden gittiğimiz peygamberin bize yüklediği yükümlülüktür.

Kudüs bir İslâm şehridir. Üstelik alelade bir İslâm şehri değil, İslâm’ın kutsal bir şehridir. Yüce Allah bu şehrin ve onu saran toprakların kutsal olduğunu İsrâ olayıyla ilgili meşhur âyeti kerimesinde bildirmiştir.

İşgalciler ne kadar uğraşsalar da bu kutsal şehrin İslâmi kimliğini ortadan kaldıramayacaklardır. Ancak bütün dünya Müslümanlarının Kudüs’e yönelik sinsi oyunlar karşısında oldukça dikkatli ve duyarlı olmaları gerekir. Kudüs sadece Filistinlilerin değil bütün dünya Müslümanlarının ortak bir varlığıdır. Dolayısıyla Kudüs davasına bütün dünya Müslümanlarının hep birlikte sahip çıkmaları, Kudüs’ün yeniden hür ve bağımsız kimliğine kavuşabilmesi için yürütülen çabalara destek vermeleri gerekir. Aksi takdirde kutsal Kudüs şehrine yönelik görevlerini yerine getirmemiş olurlar.

Kudüs’e Yönelen Tehlikeler

Bugün kutsal Kudüs büyük bir komplo ile karşı karşıyadır. İşgalci siyonistlerin bu kutsal şehir üzerindeki hakimiyetlerinin kalıcı hale getirilmesi için yoğun çaba sarf ediliyor. Biraz da bu çabalardan söz ederek Kudüs’ün İslâmi kimliğinin karşı karşıya olduğu risklerden söz etmek istiyoruz.

Sözde Barış Anlaşmalarında Kudüs’e Yer Yok

Siyonist işgal yönetimi birinci intifada karşısında köşeye sıkışınca, “barış süreci” adı altında FKÖ’nün adamlarıyla flört etmeye başladı. Bu doğrultuda 1991’de İspanya’nın başkenti Madrid’de gerçekleştirilen görüşmelerle kapısının açılması sebebiyle “Madrid süreci” diye bilinen bir süreç başlatıldı. İki yıl süren görüşmelerden sonra 13 Eylül 1993’te “Oslo İlkeler Anlaşması” diye bilinen bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayla Kudüs’e büyük bir haksızlık yapıldı. Çünkü anlaşmada “üzerinde yoğun ihtilaf bulunan meselelerin nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılması kararlaştırıldı. Kudüs meselesi de üzerinde yoğun ihtilaf bulunan meseleler kategorisine sokulduğundan onun da “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılması kararlaştırıldı. Aslında böyle bir şeyin kabullenilmesi başlı başına bir ihanetti. Çünkü Kudüs davası Filistin davasının özünü teşkil eden ana davadır. Ana dava çözüme kavuşturulmadan tali konuların çözüme kavuşturulmasının veya onlara çözüme kavuşturulmuş süsü verilmesinin bir anlamı olamaz. İkinci olarak anlaşmaya “Filistin tarafı” sıfatıyla imza atanlar bir bakıma kuyruklarını kapana kaptırmış, dolayısıyla müteakip anlaşmalarda kendi tercih alanlarını daraltmış oluyorlardı. Daha doğrusu önlerinde kendilerine dikte edileni kabul etmekten başka bir seçenek bırakmamış oluyorlardı. Nitekim Oslo İlkeler Anlaşması’na bağlı olarak imzalanan Kahire, Taba, el-Halil ve Wye Plantation (Wye River) anlaşmaları böyle olmuştur. Üçüncü olarak özellikle Kudüs konusunda işgalci siyonistlere “yahudileştirme” çalışmalarını bir süre daha sürdürmeleri için fırsat verilmiştir. Nitekim Oslo İlkeler Anlaşması’nın imzalanmasından sonra İsrail, Kudüs’te “yahudileştirme” çalışmalarını iyice hızlandırdı. Şehrin çevresine yeni yerleşim merkezleri inşa etmeye başladı. Şehrin içinde Müslümanlara ait bazı arsaları bazen zorla, bazen de çeşitli hile yollarıyla ellerinden aldı. Bu şehirde ikamet eden Müslümanları şehri terk etmeye zorlamak için yeni uygulamalar getirdi. Örneğin Kudüs nüfusuna kayıtlı olanların belli bir süre Kudüs dışında yaşamaları durumunda bu şehrin nüfusundan kayıtlarının silinmesi uygulamasını getirdi. Müslümanların yıkılan veya eskiyen evlerini yenilemelerini engelleyen prosedürleri katı bir şekilde uygulamaya başladı. Müslümanlara ait bazı evleri ruhsatsız olduğu iddiasıyla yıktı. Oysa yıkılan evlerden bazıları siyonistlerin şehri işgal etmelerinden önce inşa edilmiş evlerdi.

İlginçtir ki, Kudüs’ün en çok mağdur edildiği ve işgalcilerin bu şehir üzerindeki hakimiyetlerini daha da güçlendirme fırsatı buldukları dönemler genellikle sözde birtakım “barış” ve ” ateşkes ” anlaşmalarının imzalandığı ya da gelişmelere bazı uluslararası kuruluşların müdahalede bulunarak güya “iyi niyet” gösterisi yaptıkları dönemlerdir.

İşgal Devleti Kudüs Meselesini Masaya Koymuyor

Normalde, üzerinde yoğun ihtilaf bulunduğu gerekçesiyle ertelenen ana meselelerin görüşüldüğü “nihai anlaşma merhalesi”nin 1999 sonuna kadar başlamış olması gerekiyordu. Ama hâlâ başlamadı. Söz konusu meselelerin merkezinde de Kudüs davası var. İşgalci siyonist yönetim: “Kudüs bizim birleşik ve ebedi başkentimizdir” sloganını sürekli tekrar edip duruyor. Ehud Barak da Camp David görüşmelerine gitmeden önce açıkladığı “beş hayır” ilkesine “Kudüs’ün bölünmesine hayır” maddesini de koymuştu. Özerk yönetimin Kudüs’le ilgili tüm iddiası Doğu Kudüs diğer adıyla Eski Kudüs üzerindedir. “Burası bize verilsin, bizim başkentimiz olsun, gerisine karışmayalım” diyor. İslami Hareket ve genel olarak Filistin halkı ise Kudüs’ün bir bütün olduğuna, doğusuyla batısıyla İslam toprağı olduğuna ve siyonistlerin buradaki varlıklarının gayri meşru bir işgal olduğuna inanıyorlar.

Kudüs’e Büyük Komplo

Kudüs’ün İslâmi kimliğini tehdit eden en önemli tehlikelerden biri de işgalci devletin “Büyük Kudüs Projesi” adını verdiği projedir.

Büyük Kudüs Projesi ile kastedilen Kudüs şehrinin belediye sınırlarının şehir etrafındaki ve Batı Yaka bölgesindeki yahudi yerleşim merkezlerini de içine alacak şekilde genişletilmesidir. Bu genişletme planlarıyla Kudüs’ün yerleşim alanının 108 km2’yi bulması hedeflenmektedir. 1917’de bu şehrin yerleşim alanı toplam 38 km2’yi buluyordu. BM kararlarında da şehir alanı 38 km2 olarak belirlenmiştir. “Büyük Kudüs Projesi”yle hedeflenen alana ise şehir çevresindeki 9 kasabayla Batı Yaka köylerinden 60 köyün de şehre katılmasıyla ulaşılacak. Bu ise Batı Yaka topraklarının % 30’unun Kudüs yerleşim alanına dahil edilmesi demek olacak. Kudüs belediyesi özellikle son yıllarda söz konusu proje çerçevesinde şehir merkeziyle sözü edilen yahudi yerleşim merkezleri arasında kalan Filistinlilere ait arazileri zorla gasp etme işini bir hayli hızlandırmıştı. Öte yandan Doğu Kudüs’te Filistinli nüfusun azaltılması amacıyla bu bölgede Filistinlilerin yeni inşaat yapmalarına veya eskiyen binalarını yenilemelerine izin verilmiyordu. Buna ek olarak bütün kamu sektörlerindeki kadrolar yahudilere verilerek Filistinlilerin işsiz kalmalarının dolayısıyla Kudüs’ü terk etmelerinin sağlanmasına çalışılıyordu. Bütün bu uygulamaların birinci amacı ise, şehirde yahudileri büyük çoğunluk haline getirmek suretiyle “nihai anlaşma merhalesi”nde Kudüs konusunu gündem dışı tutabilmek ve yahudilerin: “Kudüs bizim birleşik ve ebedi başkentimizdir” teorilerini geçerli kılmak için bütün şartları oluşturmaktı.

Kudüs’e Yönelik Yahudileştirme Politikası

Siyonistler İngiliz işgalcilerin Filistin kapılarını kendilerine açtığı ilk günden itibaren Kudüs’e özel bir önem vermişlerdir. Bunun en önemli sebebi Siyonizm ideolojisinin dini muharrik unsurlarının iyi değerlendirilmesiydi. Zaten “siyonizm” adı Kudüs’teki bir dağdan Siyon dağından alınmıştı. Ancak göç eden yahudiler daha çok şehrin Batı kesiminde yoğunlaşıyorlardı. 1948’de İsrail’in kurulması ve Batı Kudüs’ü işgal etmesiyle birlikte bu kesimde yaşayan Arap asıllılar göçe zorlandı. Dolayısıyla bu kesimdeki yahudi nüfus oranı kısa sürede % 80’e çıktı. 1967’de Doğu Kudüs’ün de işgal edilmesi üzerine göçe zorlama uygulamaları bu kesimde de başladı. Bundan dolayı Doğu Kudüs’te hızlı bir nüfus düşüşü yaşandı ve işgalin ardından bu kesimdeki nüfus 65 bin 900’e düştü. Bu tarihte tüm Kudüs’te yaşayan yahudi sayısı ise 190 bin civarındaydı. Aynı tarihte Doğu Kudüs’ten zorla çıkarılan Arap asıllıların sayısı ise toplam olarak 75 bini bulmuştu.

İşgal rejimi Kudüs’teki yahudi nüfusu artırmak ve Müslüman nüfusu azaltmak için değişik taktiklere başvurdu. Bu taktiklerin başında ise Kudüslü Müslümanları göçe zorlamayı amaçlayan politikalara başvurulması gelmektedir. Bunun için Kudüslü Müslümanların evleri zorla gasp edildi. Ruhsatsız yapıldığı iddiasıyla yıkıldı. Sivil yahudiler tarafından işgal edildi. Müslümanların oturduğu mahalleler bütün belediye hizmetlerinden mahrum bırakıldı. Zaman zaman siyonist terör örgütlerinden de yararlanılarak Müslümanlara yönelik saldırılar gerçekleştirildi, cinayetler işlendi.

Müslümanları göçe zorlamayı amaçlayan bu politikaların ve baskı uygulamalarının yanı sıra özellikle son yıllarda şehri her yandan yahudi kuşatmasına alacak şekilde yahudi yerleşim merkezleri inşa edilmeye başlandı. Özellikle bu şehrin güneydeki el-Halil ve Beytlaham şehirleriyle irtibatını sağlayan yolların üzerine bu şekilde yerleşim merkezleri inşa edildi. Bütün bu yerleşim merkezlerinin inşaatı hızla sürdürülüyor.

Siyonist işgal devleti şimdi de bütün bu yerleşim merkezlerini Kudüs nüfusuna dahil etmek ve oraları Kudüs’teki işgal belediyesinin sınırları içine almak amacıyla “Büyük Kudüs Projesi”ni ciddi bir şekilde gündeme getirmeye, bu planı uygulamakta ısrarlı davranmaya başladı.

Sonuç

Bu dosyamızı Mirac gecesi münasebetiyle hazırladığımızdan, isra ve mirac mucizeleri, mirac olayının ilk basamağı olan Mescidi Aksa’nın İslâm’daki önemi, gerek bu kutsal mabedin ve gerekse bu mabedi bağrında barındıran Kudüs şehrinin bugün karşı karşıya olduğu durum, Müslümanların göstermeleri gereken duyarlılık üzerinde durduk. Ancak bu konular Filistin davasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bizim toplumumuzda Filistin davası hakkında tarihin saptırılmasından kaynaklanan bazı yanlış bilgiler ve yanlış bilgilerin sebep olduğu hatalı tavırlar bulunmaktadır. Oysa Filistin davası ümmetin birinci derece önem ve öncelik vermesi gereken bir davadır. Ancak Filistin davasıyla ilgili ilkesel konuların ve genel hususların da bu dosyaya derc edilmesi durumunda oldukça kabarık bir dosya ortaya çıkacaktır. Bu sebeple Allah nasip ederse bu konularla ve ümmetin Filistin imtihanıyla ilgili tespitlerimizi bir başka dosya içinde vermeyi düşünüyoruz. Yüce Allah’tan bizi buna muvaffak kılmasını diliyoruz.

Bu dosya içinde verdiğimiz bilgilerin tüm okuyucularımıza faydalı olması dileğiyle hepinizin Mirac kandilini tebrik ediyor, bu mübarek günü Yüce Allah’ın kutsal Filistin topraklarının ve işgal altındaki diğer İslâm beldelerinin kurtuluşuna vesile kılmasını diliyoruz. Allahu teala tüm ümmeti, İslâm düşmanlarının tahakküm ve tasallutundan kurtarsın.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: