Mescidi Aksa’ya Yönelen Tehdit

Geçtiğimiz ay işgalci siyonistlerin sözde sivil kanadını oluşturan birtakım aşırı cemaatler Mescidi Aksa’yı hedef alan bir girişimde bulundular. Müslümanların kararlı mücadeleleri karşısında onların girişimleri başarısız kaldı. Ancak gelişmeler işgalci siyonistlerin Mescidi Aksa’yı hedef alan taciz politikalarının devam edeceğini gösteriyor. Biz daha önce Mescidi Aksa konusunu değişik vesilelerle gündeme getirmeye ve bu mabede sahip çıkmanın Müslümanlar açısından önemine dikkat çekmeye çalışmıştık. Geçen ay yaşanan gelişmeler sebebiyle bu ay ki yazımızda özellikle bu konu üzerinde durmak istiyoruz.

Yükselen Sivil Terör

İşgalci siyonist devletin sergilediği tutum “barış” ve “ateşkes” kavramlarını sadece kendisi için bir imaj düzeltme aracı olarak değerlendirdiğini gerçekte ise barışa açık olmadığını ortaya koymaktadır. Zaten 1991 Madrid görüşmeleriyle başlayan sözde “barış süreci” işgalci siyonist devletin bu konudaki samimiyetsizliğini, bu süreci sadece kendisinin gayri meşru işgalini meşrulaştırma amacıyla değerlendirdiğini bütün açıklığıyla gözler önüne sermiştir.

İşgal devletini “barış” ve “ateşkes” konularını gündeme getirmeye zorlayan önemli bir sebep de direniş ve mücadele karşısında köşeye sıkışmasıdır. Zaten 1991 Madrid sürecini başlatmasının sebebi birinci intifada karşısında yıpranmasıydı. Aksa intifadası karşısında da hem siyasi hem de ekonomik yönden iyice yıpranınca Şarmu’ş-Şeyh zirvesinde özerk yönetimle bir ateşkes anlaşmasına varma ihtiyacı duydu. Yazılı hale getirilmeyen bu ateşkesin şartlarına aslında gereği gibi uymamış, birçok kez anlaşmayı ihlal etmiştir. Ancak bu anlaşmadan sonra dikkat çeken en önemli gelişme resmi güçleri kısmen geri plana çekerek sivil teröristleri öne çıkarması ve onların Filistinlilere yönelik saldırılar düzenlemelerini kolaylaştırması oldu. İşgal devletinin bu konuda kendilerini cesaretlendirdiğini gören sivil teröristler sonuçta Mescidi Aksa’yı hedef alan bir baskın planı hazırlama cüreti de gösterebildiler.

10 Nisan Girişimi ve Psikolojik Yıpratma

İşgal devletinin “aşırı” olarak nitelendirdiği bazı yahudi cemaatleri yahudi takvimine göre 1 Nisan’a denk gelen 10 Nisan 2005 Pazar günü için bir plan hazırladılar. Bu planlarına göre en az on bin yahudi göçmeni toplayarak hep birlikte Mescidi Aksa’ya girip yahudi dinine göre ibadet ve ritüellerini icra edeceklerdi. Revava adı verilen bir yahudi terör grubu tarafından hazırlanan plan önce gizli tutuluyordu. Ancak Kudüs el-Aksa Vakfı planı tespit edip ortaya çıkardı. Bunun üzerine İsrail medya organları da planı gündeme taşıyarak üzerinde durmaya başladılar. Ancak onların gündeme taşımaları daha çok psikolojik yıpratma ve Müslümanların direniş azimlerini kırma amacına yönelikti. Çünkü sürekli çok büyük bir kalabalığın toplanacağı, onların hiçbir şeyi gözlerinin görmeyeceği, büyük bir kararlılıkla Mescidi Aksa’ya yürüyecekleri ve planlarını kesin olarak icra edecekleri havası oluşturmaya çalışıyorlardı. Tabii resmi organlar adına açıklama yapanlar da bu psikolojik yıpratma savaşını destekliyor ve sürekli “Mescidi Aksa’yı korumanın çok zor olacağı” mesajı veriyorlardı. Bu tür mesajlarla bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyorlardı. Bir yandan İsrail yönetiminin aslında bu planla bir ilgisinin olmadığı, normalde Mescidi Aksa’yı korumayı amaçladığı ama tehlikenin çok büyük olduğu, dolayısıyla devletin kolluk güçlerinin bu tehlike karşısında aciz kalabilecekleri ileri sürülerek doğacak sonuçtan devletin sorumlu olmayacağı intibaı verilmek isteniyordu. Bir yandan da psikolojik yıpratma çabası yürütülerek Müslümanların savunma azimlerinin kırılması, böylece yahudi sivil teröristlerin amaçlarına rahatça ulaşabilmeleri için yolların açılması amaçlanıyordu.

İşin gerçeğinde planın içinde işgalci devletin de parmağı vardı. Zaten Mescidi Aksa’yı ortadan kaldırma girişimlerinde başı çeken ve arka planda iş yürüten her zaman işgalci devletin bizzat kendisi olmuştur. Eylül 2000’de Aksa İntifadası’nın patlak vermesine sebep olan ve Mescidi Aksa’yı hedef alan girişim de bugün işgal devletinin başındaki Şaron tarafından gerçekleştirilmişti. Dün böyle bir girişimde bulunan Şaron’un bugün başbakan olduğu için aynı niyetle hazırlanmış planların karşısında veya dışında olabileceğini düşünmek çok safça bir yaklaşım olur. Fakat işgal devleti kendini kamufle etmek ve saman altından iş yürütmekte kullandığı elini gizlemek için söz konusu iddialara başvuruyordu. Zaten bundan önceki benzer girişimlerde de aynı yola başvurmuştu.

Gazze Bahanesi

İşgal devletinin “aşırı” diye öne çıkardığı ve Filistinlilere karşı sivil terörde kullandığı örgütler Mescidi Aksa’yı hedef alan girişimlerinde işgal yönetiminin Gazze’den çekilme planını kendilerine gerekçe olarak kullandılar. Aslında işgal devletinin Gazze’den çekilme kararı almasının sebebi bu bölgedeki direniş karşısında daha fazla tutunmasının mümkün olmadığını görmesidir. Bu sebeple oradan çekilmesi Güney Lübnan’dan çekilme gibi bir yenilgidir. Fakat o bunu dünya kamuoyuna, Filistin tarafına bir çözüm formülü sunma şeklinde kabul ettirmeye çalışıyor. Dolayısıyla bu formül karşısında Filistin özerk yönetiminden de önemli tavizler koparmak, ona bazı isteklerini kabul ettirmek istiyor. Bu isteklerinin başında gelen ise özerk yönetim kontrolüne verilen bölgedeki tüm Filistin direniş gruplarının askeri kanatlarının tasfiye edilmesi ve silahlarının alınmasıdır. Bu konuda pazarlık payını artırabilmek için kendinin önemli fedakârlıkları kabullenerek böyle bir çözüm formülü sunduğu havası oluşturmaya çalışıyor. Ona göre bu fedakârlıklarının başında da İsrail tabanından gelebilecek tepkileri, siyasi alandaki bölünmeleri ve yahudi cemaatlerinin eylemlerini göze alması gelmektedir. Oysa işgal devletinin bütün siyasi kanatları ve kitlesel tabanı da çok iyi biliyor ki siyonist devletin Gazze’de kalmakta ısrar etmesi sürecin devamlı kendi aleyhine işlemesine sebep olacaktır. Bu gerçeği “aşırı sağ” olarak nitelendirilen bazı partilerin ileri gelenleri de itiraf etmiş ve bunlardan biri İsrail’in Gazze’de kalmakta ısrar etmesi durumunda yahudilerin kanlarının oluk gibi akabileceğini dile getirmiştir. Ama işgal devleti danışıklı dövüş içindeki kitlesel tabanın tepkisini dediğimiz amaç doğrultusunda kullanmak için söz konusu eylemlere biraz fırsat vermekte ve bu eylemleri göze almayı da kendi açısından fedakârlık olarak lanse etmeye çalışmaktadır.

İtikadda Ayarlama

Yahudilerin en önemli özellikleri itikadi prensiplerini, zamanın ve siyasi şartların gereklerine göre ayarlayabilmeleridir. Bu yüzden onların tarihlerinde birçok dini lider veya cemaat itikad prensipleri üzerinde oynamalar, ayarlamalar yapmıştır. Hatta bu tür ayarlamalardan ve siyasi etkinliklere dini kılıf geçirme çabalarından yola çıkılarak “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” diye bir kavram bile geliştirmişlerdir.

Yahudilerin mevcut temel dini kitaplarına göre vaadedilmiş topraklara dönüş ve İsrail’in kuruluşu Mesih’in gelmesinden sonra gerçekleşecektir. Ama siyonist ideolojiyi geliştiren yahudi siyasetçiler “Mesih’in gelmesini ve bu vaadin gerçekleşmesini beklersek daha uzun süre diaspora hayatı yaşamak zorunda kalabiliriz; en iyisi biz kendimiz bu devleti kuralım Mesih gelsin hazır bir devlet bulsun” demişlerdir. Onların bu görüşleri bazıları için ikna edici olmuş, ama bazıları da temel ilkeyi esas alarak bugünkü İsrail’i yahudi şeriatına aykırı bir şekilde kurulmuş gayr-i meşru devlet olarak kabul etmişlerdir.

10 Nisan’daki baskın planını hazırlayan Revava adlı terörist cemaatin liderleri de yahudileri Mescidi Aksa’yı ortadan kaldırma planlarında aktif rol almaya ikna etmek amacıyla itikadda ayarlama yapmışlardır. Bu ayarlamaya göre uydurulan yeni kurala göre Mescidi Aksa yıkılıp yerine Süleyman Heykeli inşa edilmeden Mesih gelmeyecektir. Oysa mevcut temel kaynaklarında devleti kurma işi bile Mesih’e tevdi edilirken Revava uydurduğu yeni prensiplerle onun işini iyice kolaylaştırmaya çalışmaktadır.

İşin gerçeğinde vaadedilmiş topraklar, Mesih’in gelişi, Süleyman heykeli vs. konularıyla ilgili itikadî prensipleri iyi incelediğinizde yahudi tarihi içinde kitlesel tabanı dolduruşa getirmek ya da teskin etmek amacıyla zamanın ve ortamın şartlarına göre uydurulmuş olduklarını görürsünüz.

Hesapları Tutmadı

Revava adlı terör örgütünün öncülüğünde haftalarca yürütülen propaganda faaliyetlerine ve çağrılara, işgal devletine bağlı güvenlik organlarının ve onlar tarafından yönlendirilen medyanın psikolojik yıpratma çabalarına rağmen yapılan hesaplar tutmadı. On bin kişilik bir kalabalığın toplanmasının hedeflenmesine rağmen planın icra edileceği gün harekete geçirilebilen kalabalık birkaç yüz kişiyi aşmamıştı. Onlar da sadece bir çapulcu takımından ibaretti. Bu durum karşısında işgal devletin polisi böyle bir çapulcu takımının Mescidi Aksa’ya girmeye kalkışmasından görecekleri zararın çok daha büyük olacağını ve ileriye dönük hesaplarının da alt üst olacağını düşündü. Bu yüzden onların bu kutsal mabede girmelerini engelledi. Bazılarının Doğu Kudüs’e bile girmeleri engellendi.

Kararlılığın Etkisi

Siyonist cemaatlerin söz konusu oyunlarının bozulmasında elbette ki Müslümanların kararlı tutumlarının büyük rolü oldu. İşgal devletinin psikolojik yıpratma çabaları onları etkilememiş ve her türlü fedakârlığı göze alarak Mescidi Aksa’yı koruma konusunda tavizsiz mücadele vereceklerini ortaya koymuşlardı. Yapılan çağrılara uyarak daha Cuma gününden Mescidi Aksa’ya dolmaya ve burada itikâfa girmeye başlamışlardı. İşgal devletinin bütün engellemelerine, Gazze ve Batı Yaka ahalisinden olanları hiç içeri sokmamasına, Kudüs’ten olanlara da kırk yaş üstünde olmaları şartı getirmesine rağmen Pazar günü sabah namazında toplanan cemaat neredeyse Cuma cemaatinin sayısına yaklaşmıştı. Onların bu kararlılığı ve fedakârca tutumu işgalci çapulcuların girişimlerine sessiz kalmayacaklarını, canları pahasına bu mabedi koruyacaklarını gösteriyordu.

Neden Mescidi Aksa?

İşgalcilerin Mescidi Aksa’yı kendilerine hedef seçmelerinin sebebi iddia ettikleri gibi bu mabedin yerinde daha önce Süleyman heykelinin olması vs. değildir. Asıl sebep bu mabedin Filistin davasının İslâm ümmetiyle irtibatını sağlayan önemli bir bağ vazifesi görmesidir. İşgalciler bu bağın koparılması durumunda ümmetin Filistin meselesiyle manevi irtibatının kesileceğini, hadisenin dinî boyuttan çıkarılıp tamamen siyasi bir boyuta sokulacağını ummaktadırlar. Ancak bu konuda kendilerine birtakım dinî gerekçeler bulabilmek için geçmişte onun yerinde Süleyman heykeli veya Siyon mabedi adı verilen bir mabedin bulunduğu iddialarına yapışmaktadırlar. Oysa Hz. Süleyman (a.s.)’ın inşa ettiği mabed de tevhid inancına göre inşa edilmiş bir mesciddi. Üstelik Müslümanların Hz. Süleyman (a.s.)’a yakınlıkları yahudilerin yakınlıklarından daha fazladır. Çünkü Müslümanlar onun peygamber olduğuna inanırken yahudiler buna inanmaz onu sadece Kral Salamon olarak nitelerler. Üstelik ona birçok çirkin isnatlarda bulunmuşlardır.

Ümmetin Sorumluluğu

Mescidi Aksa’ya sahip çıkma sorumluluğu sadece Filistinlilere mahsus değildir. Burası Müslümanların ilk kıblesi, üç harem mescidden biri, Resulullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac mekânıdır. Bu mekân kıyamete kadar gelecek tüm Müslüman nesillere emanet edilmiştir. Bu emaneti hep birlikte ve imanî duyarlılıkla koruma görevi tüm Müslümanların ortak görevidir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: