Kudüs Davasının İslam’daki Yeri ve Önemi

Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekanlar da bu şehirdedir.

Kudüs, İslam’da özel bir yere ve kudsiyete sahiptir. Zaten adı da bu yerine ve kudsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa‘yı bağrında barındırması ve Resulullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac mucizesine şahid olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. Yüce Allah, Kur’anı Kerim’de şöyle buyurur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa‘ya yürütenin şanı pek yücedir.” (İsra, 17/1) Burada dikkat edilirse Mescidi Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Kudüs’e Üstünlük Kazandıran Mabed: Mescidi Aksa

Kudüs en başta Müslümanların ilk kıblesi ve harem mescidlerin üçüncüsü olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırdığından dolayı İslam’da ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Yüce Allah yukarıda verdiğimiz ayeti kerimede Mescidi Aksa’dan adıyla söz etmekte ve bu mescidin etrafının mübarek kılındığını bildirmektedir. Aynı ayeti kerimede Resulullah (s.a.s.)’ın isra olayında Mescidi Haram’dan alınıp Mescidi Aksa’ya getirilmesinin sebebi: “kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için…” şeklinde izah edilmektedir. Bu açıklama Mescidi Aksa’nın birtakım ilahi ayetleri, tevhid inancını ve peygamberler silsilesini sembolize eden bazı işaretleri bünyesinde taşıdığına delalet etmektedir. Bu yönüyle Mescidi Aksa, Yüce Allah’ın yeryüzündeki ilahi işaretlerinden bir işarettir.

Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerinde de bu mescidden ismi anılmaksızın söz edilmektedir. Örneğin Meryem suresinin 11. ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunun üzerine (Zekeriyya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: “Sabah ve akşam tesbih edin” diye işaret etti.” Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa’dır. Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya’nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” derdi. O da: “Allah’ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir” derdi.” Burada sözü edilen ma’bed Mescidi Aksa’dır. Yine aynı surenin 39. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Onun (Zekeriyya (a.s.)’ın) mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, “Allah sana, Allah katından olan Kelime’yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdelemektedir” diye seslendiler.” Bu ayeti kerimede mihrab denirken kastedilen mekan da Mescidi Aksa’dır.

Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya.” (Müslim, Kitabu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır. Ahmed ibnu Hanbel, Nesai ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de -yani Mescidi Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz.” Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)’ın cariyesi Meymune (r. anha): “Ey Resulullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir” dedi. Resulullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: “Oraya (Mescidi Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın.” -Hadisin ravisi dedi ki: “O zaman burası Daru’l-Harb’di (yani Müslüman olmayanların hakimiyeti altındaydı).”- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): “Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.” (Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 14) Burada zeytinyağı bir semboldür. Yapılması istenen ise Kudüs’e ve Mescidi Aksa’ya önem verilmesi, oranın Hz. İbrahim (a.s.)’ın hanif dininin gerçek sahipleri olan mü’minlerin eline geçmesi için çalışılması ve o kutsal mekanların tevhid dinine uygun kimliğinin korunması amacıyla yapılan çalışmalara herhangi bir şekilde destek olunmasıdır. Müslümanların bu tavsiye doğrultusunda Filistin topraklarına sahip çıkmaları ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım göndermeleri gerekir. İşte Resulullah (s.a.s.)’in “zeytinyağı”yla sembolize ettiği şey de budur.

Yeryüzünün en faziletli mekanları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Hatta İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadiste: “Bir adamın kendi evinde kıldığı namaza bir namaz sevabı verilir. Oturduğu beldenin sakinlerinin devam ettikleri camide kıldığı namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazının kılındığı camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir. Mescidi Aksa’da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Benim camimde kıldığı namaza da elli bin kat sevap verilir. Mescidi Haram’da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir” denmektedir. (İbnu Mace, İkametu’s-Sala ve’s-Sunne fiha, 5/198) Ancak ez-Zevaid’de bu hadisin isnadının zayıf olduğu söylenmektedir. İbnu Hibban da bu hadisin delil olarak alınabilmesi için bunu te’yid eden bir rivayetin bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Burada verilen rakamları te’yid eden başka herhangi bir rivayet bilmiyorsak da, sayılan üç mescidde kılınan namazların diğer mescidlerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğunu bildiren başka hadisler mevcuttur. Bu itibarla verilen rakamlar belki sevabın katını ifade etmek için değil de arada çok büyük bir sevap farkı olduğuna dikkat çekmek için söylenmiş olabilir.

Bilindiği üzere Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslam’da ayrı bir öneme sahiptir. Bu kutsal mabedin İslam’daki önem ve üstünlüğünün bir sebebi de Resulullah (s.a.s.)’ın isra ve mirac olayına şahid olmasıdır. Yukarıda vermiş olduğumuz ve İsra suresinde geçen ayeti kerime bu olaya işaret etmektedir.

Tanınmış tefsir alimlerinden Kasımi, Mescidi Aksa’nın ismi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Aksa kelimesi “en uzak” anlamındadır. Mescidi Aksa da Mekke’ye olan uzaklığından dolayı böyle adlandırılmıştır.”

Tarih kaynaklarından, tefsir kitaplarında yer alan rivayetlerden ve hadislerde verilen bilgilerden Mescidi Aksa’nın ilk şeklinin Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz ve: “Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında…” diye başlayan hadisten bu anlaşılıyor. Buhari ve İbnu Mace’nin nakletmiş olduğu bir hadisi şerifte Ebu Zer (r.a.)’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Resulullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescidi Aksa” diye buyurdu. “İkisi arasındaki süre ne kadardır?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Kırk yıl. Sonra bütün yeryüzü senin için mesciddir. Nerede namaz vaktine girersen orada namaz kıl.” (Buhari, Kitabu Ehadisi’l-Enbiya, 60/40; İbnu Mace, Kitabu’l-Mesacid ve’l-Cemaat, 4/7)

Yüce Allah bir ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı.” (Sebe, 34/14) Bazı kaynaklarda bu ayeti kerimenin tefsiriyle ilgili olarak şu bilgilere yer verilmektedir: Mescidi Aksa’nın inşaatını önce Hz. Süleyman (a.s.)’ın babası Hz. Davud (a.s.) başlattı. Ancak o bitiremeden vefat etti ve bu işi bitirmeyi oğlu Süleyman (a.s.)’a vasiyet etti. Yüce Allah’ın kendisine verdiği bir yetkiyle Mescidi Aksa’nın inşaatında cinleri de çalıştırdı. Bu, oldukça zor ve ağır bir iş olduğundan ayette “aşağılayıcı azab” olarak adlandırılmıştır. Hz. Süleyman (a.s.) Mescid’i tam bitiremeden vefat zamanı gelince üzüldü ve Yüce Allah’a Mescid’in inşası bitmeden vefatını kimseye bildirmemesi için dua etti. Allah da duasını kabul etti ve vefat ettikten sonra bastonuna dayalı bir halde kaldı. Emrindekiler onun odasında bu hal üzere ibadet ettiğini sanıyorlardı. Çünkü önceleri de yanına azığını alıp uzun süre uzlete çekilerek ibadet etmek adetiydi. Ancak daha sonra dabbetu’l-arz denilen bir böcek bastonunu içten kemirince baston çöktü ve Hz. Süleyman (a.s.) da yere düştü. Böylece vefat ettiği anlaşıldı. Bu olayla birlikte cinlerin “biz gaybı biliriz” iddialarının tutarsız olduğu da ortaya çıkmış oldu. Bu rivayet Mescidi Aksa’nın inşası hakkında bazı bilgiler içerdiğinden vermekte yarar gördük.

Yahudiler Hz. Süleyman tarafından inşa edilen şeklin Siyon mabedi olduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin kendilerinin Ağlama Duvarı, Müslümanların ise Burak Duvarı olarak adlandırdıkları duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Söz konusu duvarı takdis etmeleri de bu yüzdendir. Ancak yahudilerin bu konudaki iddiaları tarihi gerçeklere terstir. Çünkü Kudüs şehri tarihte birkaç kez yıkıma maruz kalmıştır. Hz. Süleyman (a.s.)’ın yaptırdığı bina da muhtemelen Babil işgalinden sonra gerçekleştirilen yıkımda tahrib edilmişti. Söz konusu duvarın alt kısmının M. Ö. 18 yılında inşa edilen mabedin kalıntısı olduğu sanılmaktadır. Şu anki şekliyle bu duvar, Haremi Şerif’in bir parçasıdır ve Müslümanlara ait vakfın bir mülküdür. Siyonistlerin Kudüs hakkındaki iddiaları ne kadar geçersizse “Ağlama Duvarı” olarak adlandırdıkları Burak Duvarı hakkındaki iddiaları da o kadar geçersizdir.

Yahudiler söz konusu duvarın önünde, daha önce Mescidi Aksa’nın yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri mabed için ağladıklarından ve bu mabedi yeniden inşa etmek amacıyla intikam yemini yaptıklarından bu duvarı Ağlama Duvarı olarak adlandırırlar. Müslümanların bu duvarı Burak Duvarı olarak adlandırmalarının sebebi ise Resulullah (s.a.s.)’ın isra olayında binek olarak kullandığı Burak’ı bu duvara bağladığına dair rivayettir.

Belirttiğimiz üzere yahudiler, Mescidi Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni veya bir diğer adıyla Süleyman Heykeli’ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar. Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: “Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli’ni inşa etmek istiyoruz.” Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde yahudilerin ibadetlerine başlık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Şalom Harokohin de: “Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır” demişti. Onların bu amaç için yaptıkları çalışmalardan ileride söz edeceğiz.

Kudüs Bir İslam Şehridir

Kudüs kurulduğu günden buyana vahyi, ilahi tebliği ve peygamberlik müessesesini temsil etmiştir. Dolayısıyla burası kurulduğu günden beri bir İslam şehridir. Çok sayıda peygamber hayatlarının en azından bir bölümünü bu şehirde geçirmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de miraca yükseltilirken Kudüs’e kadar getirilmiş ve oradan göklere çıkarılmıştı. Allah dileseydi onu Mekke’den de göklere yükseltebilirdi. Ancak isra ve mirac olayında Hz. Peygamber (s.a.s.)’e refakat eden Cebrail (a.s.)’in onu önce Kudüs’e getirmesi sonra göklere yükseltmesi bu şehrin taşıdığı mana ve önem dolayısıylaydı. Yüce Allah son peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Kudüs’ü ziyaret etmesini ve bu peygamberler şehrindeki ilahi ayetlere şahid olmasını dilemişti.

Kudüs Allah tarafından mübarek kılındığı bildirilen bir şehir olmasının yanı sıra peygamberler şehri olması itibariyle de İslam’da ayrı bir yere sahiptir. Çünkü İslam yani tevhid dini Hz. Adem (a.s.)’den buyana bütün peygamberlerin ortak dinidir. Yüce Allah bütün peygamberlerin insanlara aynı gerçeği tebliğ ettikleri konusunda şöyle buyurmaktadır: “Sana söylenen senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir.” (Fussilet, 41/43) İslam vahiy dinidir, Kudüs de vahyi sembolize etmektedir.

Bilindiği üzere peygamberlere onların soyundan gelinmek suretiyle değil onların insanlığa tebliğ ettikleri ilkelere sahip çıkmakla, onların yolundan gitmekle varis olunur. Çünkü onlar Allah’ın kendilerine vahyettiği yüce kitaplardan ve bu kitapların taşıdığı ulvi mesajlardan başka bir şeyi miras bırakmazlar. Bundan dolayıdır ki, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.)’in devam ettirdiği hanif dinde peygamberler şehri Kudüs’ün ayrı bir yeri vardır.

Kudüs Hz. İbrahim (a.s.)’in hanif dinini ve vahiy kültürünün temel dinamiği niteliğindeki tevhid inancını temsil eden kutsal bir şehir olduğundan bu şehrin gerçek sahipleri de “iman edenler”dir. Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin gerçek varislerinin ancak tevhid inancına sahip ve hanif dine mensup olan mü’minler olduğunu çeşitli vesilelerle vurgulamaktadır. Örneğin bir ayeti kerimede şöyle buyurulur: “Şüphesiz insanların İbrahim’e en yakın olanları ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir.” (Ali İmran, 3/68) Bunun sebebi ise İbrahim (a.s.)’ın hanif bir Müslüman olmasıdır. “İbrahim ne bir yahudi ne de bir hıristiyandı. Ancak o dosdoğru çizgideki bir Müslümandı. O, müşriklerden de değildi.” (Ali İmran, 3/67) Bu diğer bütün peygamberler için de geçerlidir. Nitekim İbrahim (a.s.)’ın ve onun torunu olan aynı zamanda İsrail oğullarının atası olarak bilinen ve Kur’an-ı Kerim’de iki yerde adı “İsrail” olarak anılan (Bkz. Ali İmran, 3/93, Meryem, 19/58) Hz. Ya’kub (a.s.)’un oğullarına tavsiyesi hakkında şöyle buyurulur: “İbrahim, oğullarına da bunu tavsiye etti. Ya’kub da aynı tavsiyede bulunarak şöyle dedi: “Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Artık ancak Müslüman kimseler olarak ölün.” (Bakara, 2/132) Sonuç itibariyle Kudüs bir peygamberler şehri ve hanif dinin sembolüdür. Dolayısıyla oranın gerçek sahipleri de peygamberlerin gerçek varisleri ve hanif dinin mensupları olan mü’minlerdir.

Siyonistler yahudileri Kudüs topraklarına toplayabilmek için ellerindeki Muharref Tevrat’tan çıkardıkları birtakım uyduruk hikayeleri sonuna kadar değerlendirmeye çalışıyorlar. Oysa Müslümanların, vahyedildiği gibi muhafaza edilen Kur’an-ı Kerim’deki ilkelere yapışmakta ve bu ilkelerin ışığında Kudüs üzerindeki haklarına sahip çıkmakta çok daha kararlı olmaları gerekir.

Kudüs’e Müslümanlar Sahip Çıkmalıdır

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler onarabilir. İşte bunlar doğru yola erenlerden olabilirler.” (Tevbe, 9/18) Yani Allah’ın kutsal kıldığı mekanlara ve mabedlere sahip çıkacak olanlar takva sahibi mü’minlerdir. Başkalarından bu konuda bir duyarlılık bekleyemeyiz. Ancak uluslararası güçlerin öne sürdüğü yapay kahramanları da gerçek kimlikleriyle tanımamız, onların ne gibi dümenler çevirdiğini bilmemiz gerekiyor. Aksi takdirde onların ihanetlerini bize siyasi birtakım hesaplar gibi yutturabilirler. Nitekim Müslümanların son yüzyılda başlarına gelenler hep, ihanet için özel olarak yetiştirilen yapay kahramanları gerçek kimlikleriyle tanıyamamalarından kaynaklanmıştır.

Kudüs Davası Bütün Müslümanların Davalarıdır

Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinlilerin veya Arapların değil bütün Müslümanların davasıdır. Bugün Filistin topraklarında o toprakların bağımsızlığı, Kudüs’ün ve Mescidi Aksa’nın kurtarılması için mücadele eden bir tek kişi olmasa bile Müslümanların yine de bu davaya sahip çıkmaları gerekir. Nitekim Salahuddini Eyyubi, Kudüs’ü ve Mescidi Aksa’yı bu inanç ve şuurla haçlılardan kurtarmıştı. Onun haçlı işgalini içine sindirememesi ve o kutsal mekanlar için uykularının kaçması bir Filistinli ya da Arap olmasından değil Müslüman olmasından kaynaklanıyordu. Onun zamanında haçlıların işgali altındaki yerlerde herhangi bir fiili mücadele olmamasına rağmen Salahuddini Eyyubi yine de harekete geçmiş ve işgale son vermişti. Bugün Allah’a şükür o topraklarda bir bağımsızlık mücadelesi var. Ama ne yazık ki, başka yerlerde yaşayan Müslümanlar onların mücadelelerini sahiplenmekten bile çekiniyorlar. Hala birçokları Filistin ve Kudüs meselesine bir Arap meselesi olarak bakıyor. Artık bu düşüncenin değişmesi ve “ben Müslümanım” diyen herkesin o kutsal mekanların bağımsızlığı için sürdürülen mücadeleye destek vermesi gerekir.

Kutsal Kudüs şehri tarihte olduğu gibi günümüzde de Müslümanların bir aynası niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla bu mukaddes şehrin ve o şehrin bağrında barındırdığı kutsal mirasın siyonistlerin işgali altında olmasından bütün Müslümanların rahatsız olması gerekir. İman hassasiyeti taşıyan her Müslüman, Yüce Allah’ın mübarek kıldığını bildirdiği mekanların yeniden İslami kimliğine kavuşmasında kendinin de mutlaka bir sorumluluğunun olduğunu bilmelidir.

Kudüs’teki İslami Miras

İslam bütün peygamberlerin ortak dini olduğuna göre Kudüs’teki eski peygamberlerden kalma eserlerin tümü İslami mirastır. Bu kutsal miras, Kudüs’ün Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kurduğu İslam devletinin orduları tarafından fethedilmesinden sonra bir hayli zenginleştirilmiştir. 1517’de Kudüs’ü Memlükler’den alan Osmanlılar da bu şehirde zengin bir İslami miras bırakmışlardır.

Kudüs’teki İslami mirastan söz edilince ilk akla gelecek eser şüphesiz Mescidi Aksa’dır. Mescidi Aksa’dan daha önce tafsilatlı bir şekilde söz ettiğimizden burada tekrar üzerinde durmayacağız.

Kudüs’ü sembolize eden mabedlerden biri de Kubbetu’s-Sahra olarak da adlandırılan Mescidi Ömer’dir. Bu cami Resulullah (s.a.s.)’ın miraca çıkarken üstüne bastığı rivayet edilen kutsal kayanın etrafına yapıldığından dolayı Kubbetu’s-Sahra olarak adlandırılır. (Buradaki sahra kelimesi noktalı kha ile yazılır ve kaya anlamına gelir. Yani yazılış ve anlam itibariyle çöl anlamına gelen sahradan farklıdır.) Söz konusu kayanın etrafını ilk kez mescid edinen kişi Kudüs fatihi Hz. Ömer (r.a.)’dir. Caminin Mescidi Ömer olarak adlandırılması da bu yüzdendir. Ancak bugün Kubbetu’s-Sahra olarak bilinen ma’bed yani mevcut sekiz köşeli ve süsleme sanatı açısından harika özelliklere sahip olan eser Emevi halifelerinden Abdulmelik ibnu Mervan tarafından yaptırılmıştır. Fakat bu bina daha sonra birkaç kez tamir gördü ve çeşitli değişikliklere uğradı. Kubbetu’s-Sahra da haremi şerif olarak adlandırılan alan içinde yani Mescidi Aksa’nın yakınında bulunmaktadır. Cuma günleri erkekler Mescidi Aksa’da kadınlar Kubbetu’s-Sahra’da cuma namazı kılarlar. Bu eskiden beri devam edegelen ve halen de sürdürülen bir adettir.

Kudüs’te bunların dışında da çok sayıda İslami eser mevcuttur. Bunların sadece isimlerini saymaya kalkışsak bile oldukça uzun bir liste vermemiz gerekir. Bu durum Kudüs’ün ne kadar zengin bir İslami mirasa sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Biz bu şehirdeki İslami eserlerden bazılarının adlarını saymakla yetineceğiz:

el-Halil camisi
Muallaktaş camisi
Veliyyullah Muharib camisi
Büyük el-Umeri camisi
Küçük el-Umeri camisi
Hz. Yakub (a.s.) camisi
Kadınlar camisi
İsa camisi
Bayram Çavuş medresesi, tekkesi ve kulesi
Mevleviye camisi
Çorbacı Sebili camisi
Disi camisi (Hz. Davud Peygamber camisi)
Ömeri Safir camisi
Mus’ab ibnu Umeyr camisi
Han Sultan camisi
Ebu Bekir Sıddık camisi
Osman ibnu Affan camisi
Suveyka Allun camisi
Burak camisi
Şeyh Reyhan camisi
Şeyh Mekki cami ve türbesi
Hz. Süleyman (a.s.) efendimizin makamı ve camisi
Ömer ibnu Hattab Camisi
el-Hariri Camisi
Kale camisi
Osman ibnu Hattab camisi
Hanka camisi
Hayatu’s-Salahiyye camisi
es-Seyfi camisi ve meydanı
el-Kumeyr camisi
Alauddin el-Basri camisi
el-Afgani camisi
Buhariya camisi
Şeyh Lu’lu’ camisi
Kırmızı minare camisi
el-Kermi camisi
Mansuri camisi
Mağribliler camisi
Fahriya camisi
Peygamber Süleyman camisi ve meydanı
Sultan Hamamı (günümüzde Süryaniler kilisesinin bir bölümünü oluşturmaktadır.)

Bu sayılanlar Kudüs’teki İslami eserlerin çok az bir kısmıdır. Bunların dışında daha çok sayıda cami, medrese, türbe, sebil ve benzeri eserler mevcuttur. Bu eserlerin bir kısmı Osmanlı dönemi öncesinden, bir kısmı da Osmanlı döneminden kalmadır. Bugün bu eserlerin çoğunun tamir ve restore edilmesi gerekmektedir. Ancak işgal yönetimi İslami eserlerin onarımına herhangi bir maddi katkıda bulunmadığı gibi bu eserleri tamamen yıkılmaya terk etmektedir. Müslümanların kurmuş olduğu gönüllü kuruluşlar ve vakıflar da söz konusu eserleri onarmak için yeterli maddi imkan bulamamaktadırlar. Bu eserlerin bakım ve onarımıyla ilgilenen Kudüs İslami Vakıflar Meclisi 1995’te yaptığı bir açıklamada Kudüs’teki İslami eserlerin restorasyonu için 21 milyon dolara ihtiyaçlarının olduğunu bildirmişti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: