Barış (!) Görüşmeleri ve Kudüs

Yasir Arafat’ın liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin topraklarının küçük bir parçası üzerinde eli kolu bağlı bir özerk yönetim kurma karşılığında Filistin davasının özünü ve çekirdeğini oluşturan Kudüs davasına çeşitli şekillerde ihanet etti. FKÖ’nün Kudüs davasına ilk ihaneti bu meselenin görüşülmesinin “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılmasını kabul etmesi oldu. Bu meselenin bu şekilde son görüşmelere bırakılması ABD’nin isteğiydi. ABD, üzerinde yoğun ihtilaf olan meselelerin “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılmasını isteyerek siyasi bir oyun oynamayı başarabilmişti. Çünkü bu yolla yüzeysel sorunlar üzerinde anlaşmaya varılması karşılığında “Filistin tarafı” sıfatıyla masaya oturanların kuyrukları kapana sıkıştırılmış olacaktı. Dolayısıyla temel meselelerin görüşülmesi merhalesine gelindiğinde kendilerini işgal yönetimi karşısında eli kolu bağlı bir halde bulacaklardı. Görüşmeleri terk edip gitmek istemeleri halinde de kuyruklarının kapana sıkışmış olduğunu görecek ve siyonistlerin istedikleri noktaya yaklaşma zorunluluğunu hissedeceklerdi.

Aslında işgalcilere bu fırsatları verenlerin bundan önce tali meselelerle ilgili anlaşmaları imzalarken sonucun buraya varacağını düşünmediklerini sanmıyoruz. Temel meseleler kesin çözüme kavuşturulmadan tali konularda anlaşmanın bir binanın temelini atmadan dört sütun dikerek üzerine basit bir çatı örmekten farksız olacağını düşünememek akıl sahibi biri için muhaldir. Ancak birtakım kişisel hırslar veya Filistin halkının davasını tarihe gömmek için kurulan hesaplar ya da İslami oluşum karşısındaki taassubun verdiği sarhoşluk onları bu noktaya çekmiştir.

ABD’nin Kudüs meselesinin “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılmasını istemesindeki amaçlarından biri de bu şehirdeki “yahudileştirme” faaliyetleri için işgalci siyonistlere fırsat kazandırmaktı. Filistin tarafı sıfatıyla görüşmelere katıldıklarını ileri sürenler de bunu bile bile söz konusu teklifi kabul ettiler.

FKÖ Yürütme Kurulu, barış görüşmelerinin onuncu turunun bitiminden sonra ve on birinci turunun hazırlık çalışmalarının sürdürüldüğü sıralarda yaptığı bir açıklamada geçiş merhalesinde Kudüs’ün kurulacak özerk yönetimin sorumluluğuna verilecek toprakların dışında tutulmasını kabul ettiğini bildirdi.

Arafat ve adamları görüşmelerin devam ettiği sıralarda yaptıkları bazı açıklamalarda ileride Kudüs konusunun da ele alınacağını söylüyor ancak görüşmelerde Kudüs’ün gündem dışında tutulmasına itiraz etmiyorlardı. Onların bu tutumları Kudüs konusundaki samimiyetsizliklerini ortaya koyuyordu. Gelişmeler bu samimiyetsizliklerini daha açık bir şekilde ortaya çıkardı.

Zaten FKÖ’nün izlediği “görüşmeler yolu”yla Kudüs’ün işgalcilerin elinden alınması mümkün değildi. Çünkü işgalciler değil Kudüs’ü geri vermek bu konunun görüşmelerde gündeme getirilmesine bile tahammül edemiyorlardı. Söz konusu görüşmelerin sürdüğü dönemde İsrail başbakanı olan Rabin, Vaşington’da yaptığı bir açıklamada Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kalacağını ve burada Filistin bayrağının hiç bir zaman dalgalanmayacağını ileri sürdü. O bu açıklamasıyla Kudüs konusunun hiç bir şekilde gündeme getirilmesine taraftar olmadığını ifade etmek istiyordu. O zamanki İsrail dışişleri bakanı Şimon Perez de konuyla ilgili açıklamasında Kudüs meselesini pazarlık konusu yapmayacaklarını ifade ederek: “Kudüs şehrinin geleceğiyle ilgili görüşmeler ertelense de ertelenmese de bu konudaki tavrımız değişmeyecektir” dedi.

Sözde Barış Anlaşmalarından Sonra Kudüs’te “Yahudileştirme” Uygulamaları

Doğu Kudüs’teki yahudileştirme çalışmaları FKÖ’yle özerklik anlaşmalarının imzalanmasından sonra hız kazandı. Bunda FKÖ yönetiminin Kudüs konusunun “nihai anlaşma merhalesi”ne bırakılmasını kabul etmesinin büyük etkisi oldu.

İsrail’in Doğu Kudüs’teki yahudileştirme çalışmalarını hızlandırmaktaki amacı bu kesimde de yahudi nüfusu çoğunluk haline getirerek, “nihai anlaşma merhalesi” görüşmelerinden önce: “Kudüs bizim ebedi ve birleşik başkentimizdir” teorisine gerekçe oluşturmaktı.

  • Camp David anlaşmasını takip eden iki yıl içerisinde Kudüs ve çevresinde yahudiler için sekiz bin daire inşa edildiği gibi 4 Mayıs 1994’te Kahire’de imzalanan özerklik anlaşmasından sonraki bir yıl içerisinde yani Mayıs 1994’le Mayıs 1995 arasında da yedi bin daire inşa edildi. İsrail Yerleşim bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 1967-95 arasında, Kudüs ve çevresine kurulan yahudi yerleşim merkezlerinde toplam olarak 38.500 yerleşim birimi inşa edildi. Bunların 15 bininin yani % 43’ünün Camp David ve Kahire anlaşmalarını izleyen toplam üç yıllık süre içinde inşa edilmiş olması gerçekten dikkat çekicidir. Bu durum siyonist işgal rejimiyle imzalanan sözde “barış (!)” anlaşmalarının ne işe yaradığının çok açık bir göstergesidir.
  • İşgal rejimi Nisan 1995’te Beyti Hanina ve Beyti Safafa’da 535 dönümlük araziyi gasbetme kararı aldı. Ancak bu karara Filistin halkı şiddetli tepki gösterdi. İşgal rejiminin yürüttüğü toprak gaspı uygulamaları da daha çok bu karara karşı gösterilen tepkilerle dünya kamuoyuna yansımaya başladı. Oysa İsrail özerklik anlaşmasının imzalanmasından sonra bunun dışında daha birçok araziyi zorla Filistinlilerden alarak istimlak etmişti. Örneğin 1994 sonlarına doğru Kudüs’teki askeri yönetim Doğu Kudüs’ün el-Hanu’l-Ahmer (Kızıl Han) bölgesinde bulunan Maale Edomim yahudi yerleşim merkezini genişletmek amacıyla Müslümanlara ait 3 bin dönüm araziyi gasbetti. Askeri yönetimin, bu araziyi gasbetmekle aynı zamanda adı geçen yahudi yerleşim merkezinin şehir merkeziyle bağlantısını sağlamayı amaçladığı haberlerde dile getirildi.
  • İşgalciler şehir çevresinde bunun dışında da Filistinlilere ait birçok araziyi değişik projeler için istimlak ettiler. Hatta Kudüs’teki Arap Araştırmaları Enstitüsü’nün Mayıs 1995’te yayınladığı bir rapora göre özerklik anlaşmasının imzalanmasından sonra Kudüs ve çevresinde Filistinlilerden gasp edilen arazinin miktarı 30 bin dönümü aşmıştı.
  • Filistin halkının Beyti Hanina ve Beyti Safafa’daki 535 dönümlük arazinin gasp edilmesi kararına gösterdiği tepkilerin yankıları üzerine BM, İsrail yönetimini söz konusu gasp kararından vazgeçmeye çağıran bir karar almak zorunda kaldı. Uluslararası platformda söz konusu gasp kararına yönelik tepkiler devam edince İsrail işgal yönetimi de kararını dondurduğu yönünde açıklama yapma ihtiyacı duydu. Ancak kararın dondurulması tamamen ilga edildiği ve Doğu Kudüs’teki yahudileştirme çalışmalarının durdurulduğu anlamına gelmiyordu.
  • 1982 işgalinden sonra Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamları organize etmesinden dolayı “Beyrut kasabı” olarak bilinen ve aşırı siyonist görüşleriyle tanınan Ariel Şaron‘un kendisi için özel olarak ihdas edilen Altyapı bakanlığına getirilmesiyle özellikle Doğu Kudüs’te yaşayan Müslümanlar üzerindeki tehdit yeniden yoğunlaşmaya başladı. Daha önceki Likud iktidarı döneminde İskan bakanlığı yapan Şaron o dönemde yaptığı bir açıklamada, Doğu Kudüs’ün tamamını ve Batı Yaka topraklarının bir kısmını içerecek “Büyük Kudüs Projesi” için “Büyük Kudüs” bölgesine bir milyon yahudinin yerleştirilmesi gerektiğini söylemişti. Aynı Şaron bir başka konuşmasında da: “Filistin’in tamamen yahudilerin olması için bu topraklarda yaşayan Müslüman Arapların ya tamamen ülke dışına çıkarılmaları veya ülke içinde başka bir yere sürgün edilmeleri gerekir” ifadesini kullanmıştı.
  • Yediot Aharanoot adlı siyonist gazetede 22/11/1994’te yayınlanan bir raporda İsrail yönetiminin 2000 yılına kadar Kudüs’te 30 bin dönüm araziyi daha gasbetmeyi planladığına dikkat çekilmişti. Bunun yanı sıra çeşitli kaynaklarda Kudüs belediyesinin Doğu Kudüs’teki yahudileştirme çalışmalarıyla ilgili birçok proje hazırladığı ortaya konuyordu. Likud Cephesi’nden olan mevcut Kudüs belediye başkanı Ehud Olmert, yukarıda sözünü ettiğimiz 535 dönümlük arazinin gasp edilmesiyle ilgili kararın dondurulduğunun bildirilmesinden hemen sonra yaptığı açıklamada belediyenin Doğu Kudüs’le ilgili iki ayrı istimlak planı hazırladığını bildirmişti. Yapılan açıklamaya göre birinci planda şehrin doğu kapısında bir yahudi mahallesi kurulması ve yahudi mahalleleri arasında yol bağlantılarının sağlanması için 350 dönüm arazinin gasp edilmesi öngörülüyordu. İkinci plan ise yahudilerin Har Homa dedikleri Ebu Guneym tepesindeki yerleşim merkezinin genişletilmesiyle ilgiliydi. Bu plana göre de yüzlerce dönüm arazinin gasp edilmesi gerekiyordu. Ehud Olmert, “Büyük Kudüs” projesinin tamamlanabilmesi için 18 bin dönüm arazinin daha gasp edilmesine ihtiyaç olduğunu söylemekten de çekinmemişti.
  • Reklamlar

    Bir Cevap Yazın

    Please log in using one of these methods to post your comment:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Twitter resmi

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Connecting to %s

    %d blogcu bunu beğendi: