2. AKSA intifadasi Sonrasi baris sureci

Camp David görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Ariel Şaron’un provakatif ziyareti ile başlayan Aksa İntifadası sürecinde barış neredeyse tamamen gündemden düştü. İşgal altındaki Filistin’de çatışmaların yoğunlaşması ve İsrail’deki seçim süreciyle birlikte değişen iç politik dengeler 2002 yılına kadar herhangi bir barış pazarlığı için uygun zemin oluşmasını önledi.
Suudi Arabistan’ın devreye girmesiyle 2002 yılının Mart ayında ortaya konan Ortadoğu Barış Planı tüm dünyada dikkatleri üzerine çekmiştir. Arap dünyasının önde gelen devletlerinden Mısır’ın ardından, finansal lokomotifi konumundaki Suudi Arabistan’ın da Ortadoğu barış sürecinde aktif rol oynama gayreti, barışın yerleşmesi konusunda olumlu bir adım olarak değerlendirilmiştir.

Suudi Barış Planı
Suudi Arabistan tarafından ortaya konan „Ortadoğu Barış Planı“ aslında içerik itibariyle Arap dünyasının çok da yabancı olmadığı bir barış taslağı olarak gözükmektedir. Ancak dünya kamuoyunda Ortadoğu Barış Planı’nın bu kadar geniş yankı uyandırmasının nedeni, metnin içeriğinden değil, planı ortaya koyanın Suudi Arabistan olmasından kaynaklanmıştır. Suudi Arabistan’ın ABD ile yakın bir işbirliği içerisinde bulunması, zaman zaman Arap ülkeleri tarafından eleştirilmesine ve kararlarının ciddiye alınmamasına neden olmaktadır. Filistin sorununun tırmandığı bir dönemde ABD’nin İsrail’e herhangi bir baskıda bulunmaması, Suudi Arabistan’ı zor durumda bırakmıştır. Ayrıca 11 Eylül saldırılarının ardından olayla ilgili olarak adı geçenler arasında Suudi asıllı kişilerin yoğunlukta olması, Suudi Arabistan’ı ABD ile ilişkilerinin geleceği konusunda endişeye sevketmiştir. Bütün bunlar göz önüne alındığında Suudi Arabistan’ın böyle bir zamanda bir barış planı ortaya koyması kendisi için oldukça anlamlı gözükmektedir.
Beklendiği gibi, ABD, Suudi Barış Planı’na olumlu baktığını ifade etmiştir. ABD Başkanı George W. Bush, Suudi barış önerisini överek, girişiminden dolayı Prens Abdullah’a telefonla teşekkür etmiştir.
Filistin lideri Yaser Arafat da Suudi önerisini „çok sağlam bir plan“ olarak nitelendirmiştir. Arafat ayrıca planın uygulanabilmesi için ABD desteğinin şart olduğunu dile getirmiştir.
Suudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Abdullah Bin Abdülaziz tarafından ortaya konan ve Nisan 2003’te ilan edilen Yol Haritası’nda taraflar arasında çözüme ulaşmada bir çerçeve olarak kabul edilen planın yedi maddesinde şunlar yer almaktadır:
İsrail’in Golan ve Lübnan’daki işgal edilmiş topraklar dahil, 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesi,
Başkenti Kudüs olan bir Filistin Devleti’nin kurulması,
BM’nin 1948’de kabul ettiği 194 sayılı karara uygun olarak Filistin mülteci sorununa adil bir çözüm bulunması,
İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi,
Arap barış planının İsrail kamuoyunda duyurulması,
BM Güvenlik Konseyi’nin 1397 sayılı kararının uygun şekilde karşılanması,
Arap Zirvesi Başkanlığı ve Arap Birliği Genel Sekreterliği’nin ve her zirveden sonra birçok Arap ülkesi tarafından oluşturulan izleme komitesinin barış girişiminin işleyişini takip etmekle görevlendirilmesi.
Yapılan birkaç değişiklikle 27 Mart 2002 tarihinde Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta gerçekleştirilen Arap Birliği Zirvesi’nde onaylanan Suudi Barış Planı, Lübnan ve Suriye tarafından endişe ile karşılanmıştır. Sınırları içerisinde 1948 yılından bu yana 370.000 civarında Filistinli mültecinin yaşadığı Lübnan için en önemli mesele mülteciler meselesidir. Bu nedenle Lübnan, mültecilerin kendi topraklarına dönmesine izin verilmesinin şart olduğunu savunmaktadır. Suudi Barış Planı’nda BM’nin 1949 yılında mültecilerle ilgili olarak aldığı karara uyması istense de, bunu yeterli görmeyen dönemin Lübnan Devlet Başkanı Emil Lahud, Lübnan Anayasası’nın mültecilerin bulundukları ülkede yerleşmesine imkan vermediğini belirterek, bu yönde bir maddenin bulunmasını talep etmiştir. Bunun üzerine metinde „mültecileri barındıran ülkelerin çıkarlarına aykırı bir çözümün benimsenmemesi“ ifadesine yer verilmiştir. Suriye ise Ortadoğu’da kalıcı bir barışın sağlanması için İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmesinin şart olduğunu ifade etmiştir. Lübnan ve Suriye’nin bir diğer endişesi ise İsrail’in tanınması ve Filistin topraklarından çekilmesine ilişkin olmuştur. Zira önce Arap dünyasının İsrail’i tanıması durumunda, İsrail’in anlaşmayı bozarak Filistin topraklarından çekilmemesi ihtimali vardır.
Suudi Barış Planı’na en büyük tepkiyi beklenildiği gibi İsrail göstermiştir. İsrail barış için öncelikle şiddet olaylarının durması ve güvenli bir ortamın sağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca Filistinli mülteciler konusunda İsrail, „hem bağımsız Filistin devletinin tanınması hem de Filistinli mültecilerin dönüşüne izin verilmesinin mümkün olmadığını“ ifade etmiştir.
Suudi Barış Planı’nda bazı ifadelerin çok net olmaması da İsrail’in endişelerini artırmıştır. 1991 Madrid Anlaşması’nda belirtilenlerin dışında Arap tarafına devredilecek bölgelerdeki İsrail yerleşim birimlerinin güvenliğinin sağlanması, karşılıklı arazi değişimi gibi konular tam olarak belirlenmemiştir. İsrail halen temiz su ihtiyacının %20’sini Golan Tepeleri’nden karşılamaktadır. İsrail’in bu bölgeden çekilmeyi kabul etmesi kendi çıkarları açısından oldukça güçtür. Sonuç olarak, hem İsrail tarafı hem de Filistin tarafı ilk etapta plana yakın ilgi göstermiş olmalarına rağmen uygulanabilirliği konusunda olumsuz düşüncelerini ifade etmekten çekinmemişler; İsrail ayrıca, Ortadoğu Yol Haritası’nda bu plana yapılan referansın kaldırılması talebinde bulunmuştur.

Ortadoğu Yol Haritası

Yol Haritası; Ortadoğu Dörtlüsü (Quartet = ABD, Rusya, AB ve BM) tarafından hazırlanan ve 2005 yılına kadar Ortadoğu’daki çatışmaya iki devlet prensibi çerçevesinde son vermeyi amaçlayan, performans temelli bir plandır.
ABD Başkanı George W. Bush’un 24 Haziran 2002’de yaptığı ve Filistin-İsrail çatışmasının „iki devlet“ prensibi çerçevesinde çözülmesi gerektiğini vurguladığı konuşması, Yol Haritası’nın temelini teşkil etmiştir. Bu çerçevede Ortadoğu Dörtlüsü kalıcı bir barış için ilk Yol Haritası’nı 17 Eylül 2002’de açıklamış, ancak tarafların yoğun itirazı ile karşılaşmıştır. Ekim 2002’de ABD Başkanı Bush, daha detaylı olan ve tarafların taleplerini de dikkate alan kendi Yol Haritası’nı ilan etmiş, ardından aralık ayında Ortadoğu Dörtlüsü revize ettikleri Yol Haritası’nı yeniden sunmuşlardır. Tarafların taleplerini karşılayamayan bu girişimler sonuçsuz kalmıştır. Özellikle Irak’ın işgalini takiben, dörtlü grup içerisindeki ayrılıklar iyice gün yüzüne çıkmıştır. AB Yol Haritası’nın yeni haliyle yayınlanması için ABD’ye baskılarını yoğunlaştırmış; ancak Amerikan yönetimi, reformları başlatmak üzere yeni bir Filistin başbakanı atanana kadar planı yayınlamayacağı konusunda ısrar etmiştir. Yoğun uluslararası baskılar sonucu Arafat’ın Mahmud Abbas’ı halk desteği olmamasına rağmen başbakan olarak atamasının ve 30 Nisan 2003’te Abbas’ın meclisten güvenoyu almasının ardından aynı gün, Yol Haritası düzeltilmiş olarak yeniden taraflara sunulmuştur. Abbas başkanlığında Filistin tarafı planı koşulsuz olarak kabul ederken, İsrail tarafı 14 çekince ileri sürmüştür.
Tarafların bu planı kabul etmelerinin pek çok sebebi vardır. İlk olarak, II. İntifada sürecinde İsrail’in ekonomik durumu ciddi bir şekilde bozulmuş, 1983’ten bu yana en büyük gerileme ile karşı karşıya kalmıştır. Bütçeden askeri harcamalar için ayrılan pay ciddi oranda artmıştır. Filistin direnişini tasfiye edebilmek için her yola başvuran ve şiddeti son raddesine kadar kullanan, ancak yine de başarısız kalan İsrail; tasfiye işlemini Filistin yönetimine bırakarak, bunun getirdiği maddi ve manevi yüklerden kurtulmak istemektedir. Zira sonu gelmeyen direniş dolayısıyla İsrail askerleri arasında psikolojik problemler artmış, hatta ordudan firar edenler ve Filistin topraklarını bombalamak istemeyen vicdani redçiler olmuştur. İsrail işgal devleti bu konuda oldukça endişelidir; zira Lübnan’dan çekilmesinin ilk sebebi askerlerdeki moral kaybı ve psikolojik sorunlardı. Bunun yanı sıra, II İntifada İsrail halkının da morallerini bozmuş, geleceğe yönelik güvenlerini tamamen sarsmıştır. İsrail yönetimini oldukça endişelendiren ve devletin Yahudi karakterinin seyrelmesi anlamına gelen tersine göçe dahi maruz kalmıştır. Ayrıca, dünya kamuoyundaki imajı giderek kötüleşen İsrail, kendisini barış taraftarı ve Filistin tarafını da uzlaşmaz taraf olarak göstererek bozulan imajını düzeltme çabasındadır. İsrail bu planla, Filistin direnişini kırma ve Arafat’ı saf dışı bırakarak kendisine yakın yeni yöneticileri muhatap alma arzusundadır. Hepsinden önemlisi İsrail, önceki barış süreçlerinde olduğu gibi işgallerini barış yoluyla meşrulaştırmak ve bu şekilde kazandıklarını Filistin tarafına da onaylatmak niyetindedir. İntifada sürecinde Filistin tarafı ise ağır kayıplar vermiş, İsrail tüm altyapılarını yok etmiş, ekonomik faaliyetler ise durma noktasına gelmiştir. 11 Eylül’ün ardından Filistin halkının verdiği mücadele ABD’nin ve İsrail’in girişimleriyle terör kapsamı içine alınmıştır. Mücadeleyi maddi ve manevi yönden destekleyen ülkeler (Irak, İran, Suriye ve Suudi Arabistan) ise teröre destek suçlamasına maruz kalarak ABD namlularının üzerlerine çevrilmesiyle, kendi dertlerine düşmüşlerdi. Bu durum, gerek sivillere gerekse direniş örgütlerine yaptıkları yardımların ciddi oranda azalmasına sebep olmuş ve bu ülkeler, direniş örgütlerinin kendi topraklarında bulunan bürolarını kapatma baskısıyla karşı karşıya kalmışlardır. Filistin tarafının en zayıf ve en yalnız durumda olduğu bir dönemde „barış“ın gündeme getirilmesi, müzakerelerde pazarlık paylarını İsrail’e göre oldukça düşürmektedir. Bu planın kabul edilmesi konusunda taraflara yoğun uluslararası baskı yapılmış olsa da, asıl baskı ABD’den gelmiştir. Zira ABD Ortadoğu’da hegemonyasını güçlendirme ve diğer aktörlerin Ortadoğu’da inisiyatifi ele alarak söz sahibi olmalarını engelleme çabasındadır. Üstelik Bush yönetimi diğer yerlerdeki askeri maceralarına karşı oluşan uluslararası tepkileri ve tehditleri Arap-İsrail barışı örtüsüyle yumuşatma ihtiyacı duymaktadır. Zira özellikle Irak’ı işgal ile birlikte bölgede ABD karşıtlığı en yüksek seviyelerine ulaşmıştır.
Ortadoğu’da kalıcı barışı sağlama amacıyla hazırlanan Yol Haritası üç aşamalı bir plandır;
Birinci aşama, şiddete son verilmesinin, Filistin’de hayatın normalleşmesinin ve Filistin kurumlarının yeniden inşasının öngörüldüğü Mayıs 2003’e kadar olan dönemdir.
İkinci aşama geçiş dönemi niteliğinde olup, Haziran-Aralık 2003 dönemini kapsamaktadır.
Üçüncü aşama ise, Nihai Statü Anlaşması’nın imzalanmasının ve Filistin-İsrail çatışmasının sona ermesinin öngörüldüğü 2004-2005 dönemini içermektedir.
Aşamalar arasında geçiş için zaman çizelgesi ortaya konmuş olsa da, gerçekte bu plan performansa dayalıdır ve geçiş için şartların uygun olup olmadığına Ortadoğu Dörtlüsü karar verecektir.
Planda Filistin tarafından İsrail’e yönelik tüm şiddet eylemlerini durdurması, kapsamlı reformlar yapması ve plandan sorumlu Ortadoğu Dörtlüsü’nün ve İsrail’in isteklerini karşılayacak bir hükümet kurması beklenirken; İsrail tarafından Filistinlilerin insani durumunu iyileştirecek önlemler alması, yeni yerleşim birimi inşasını dondurması ve zaman içinde işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi istenmektedir. Taraflar arasında çözüme; Madrid Konferansı temelleri, barış için toprak prensibi, BM Güvenlik Konseyi’nin 242, 338,1397 sayılı kararları, taraflarca önceden yapılmış anlaşmalar ve Suudi Kraliyet Prensi Abdullah’ın teklifiyle Beyrut Arap Zirvesi’nde onaylanan girişim çerçevesinde ulaşılacağı vurgulanmaktadır. Planın içeriğini şu şekilde özetlemek mümkündür:
I. AşamaFilistinliler derhal ve koşulsuz olarak tüm şiddeti durdurmalı, İsrail tarafı ise destekleyici iyi niyet girişimlerinde bulunmalı.Arap ülkeleri terörü doğrudan veya dolaylı olarak destekleyen gruplara yönelik her türlü yardımı kesmeli.Taraflar başlangıçta, birbirlerinin varolma haklarını tekrarlayan ve birbirlerine karşı şiddete ve tahrike son verme çağrısında bulunan demeçler yayınlamalı.Filistin ve İsrail, terör ve şiddeti sona erdirmek için Tenet Planı çerçevesinde Filistin güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması konusunda işbirliğine devam etmeli.Filistinliler, kurulacak Filistin Devleti’nin altyapısını oluşturan anayasa taslağı ile, serbest, adil ve açık seçimleri de içine alan kapsamlı siyasi reformlar yapmalı.İsrail, Filistin’de hayatı normale döndürecek tedbirler almalı.İsrail 28 Eylül 2000 tarihinden itibaren işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmeli.İsrail Mitchell Raporu doğrultusunda bütün yerleşim faaliyetlerini dondurmalı, Mart 2001’den bu yana inşa edilen tüm yerleşim birimlerini boşaltmalı.Batı Şeria ve Gazze’de ekonomik gelişimin sağlanması için bağışa dayalı yardım girişimi başlatılmalı.II. AşamaFilistin seçimleriyle başlayan bu aşamanın özerkliğe ve geçici sınırlara sahip bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla sona ermesi planlanmaktadır.Ortadoğu Dörtlüsü’nün katılacağı uluslararası bir konferans düzenlenmesi öngörülmektedir.Arap devletlerinin İsrail ile II. İntifada öncesi ilişkilerini yeniden tesis etmesi istenmektedir.III. AşamaOrtadoğu Dörtlüsü 2005 yılında, İsrail ile Filistin arasında yapılacak olan ve sınırlar, Kudüs, mülteciler, yerleşimciler konularını içeren anlaşmayı onaylayacak bir uluslararası konferans düzenleyecektir.Bu konferansta İsrail-Lübnan ve İsrail-Suriye arasında Ortadoğu’da kalıcı bir barışı sağlayacak görüşmelere destek verilecektir.Taraflar, BM Güvenlik Konseyi’nin 242, 338 ve 1397 sayılı kararlarını esas alarak, 1967’de başlayan işgalin bitirilmesi, üzerinde uzlaşılan, adil, gerçekçi bir şekilde mülteci konusunun çözülmesi, siyasi ve dini tarafları dikkate alarak ve dünya çapında Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların duyarlılıklarını göz önünde tutarak Kudüs meselesinin çözülmesi konularını içine alan kapsamlı ve kalıcı bir Filistin-İsrail barışına 2005 yılında ulaşacaktır.Arap devletlerinin İsrail ile tamamen normal ilişki kurmayı kabul etmeleri ve kapsamlı Arap-İsrail barışı çerçevesinde bölgedeki tüm ülkelerde güvenliğin sağlanması ile bölgesel bir barışa ulaşılacaktır.Yol Haritası’nın ilk aşamasında Filistin tarafından derhal ve koşulsuz olarak tüm şiddeti durdurması, terör (!) ile bağlantısı olanlara karşı etkili ve sürekli operasyonlar düzenlemesi, yasa dışı tüm silahlara el koyması istenmektedir ki; bu, Filistin direnişinin tüm imkanlarının ellerinden alınarak ve her türlü dış yardımdan mahrum bırakılarak, İsrail’e bağımlı hale getirilmesi anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra Filistin Devleti’nin altyapısını oluşturacak bir anayasa taslağının hazırlanması, serbest, adil ve açık seçimleri de içine alan kapsamlı siyasi reformların yapılması, Filistin kurumlarının yeniden yapılandırılması çerçevesinde yürütme yetkisine sahip bir başbakanın ve kabinenin atanması ve böylece Arafat’ın tamamen dışlanması planlanmaktadır. Bu safhada İsrail’den beklenen ise; sınır dışı etme, sivillere saldırma, istimlak, evleri yıkma, mallara zarar verme, sokağa çıkma yasağı gibi güven sarsıcı eylemlerden kaçınarak, Filistinlilerin hayatlarını normale döndürecek iyi niyet girişimlerinde bulunması ve safha ilerledikçe İsrail ordusunun 28 Eylül 2000’den beri işgal ettiği alanlardan aşamalı olarak geri çekilmesidir. Ayrıca İsrail’in yerleşim yerleri konusunda faaliyetlerini dondurması ve Şaron’un Mart 2001’de göreve gelmesinin ardından kurulan tüm „yasadışı“ yerleşimlerin derhal boşaltılması istenmektedir ki bu, Batı Şeria’daki ve Gazze’deki 250’ye yakın yerleşim yerinin sadece 60’ını kapsamaktadır. Filistin direnişi tam anlamıyla bitmedikçe, seçimlerle başlaması öngörülen ikinci aşamaya geçilemeyecektir. İkinci aşamada İsrail, işgal ettiği özerk yönetim topraklarından çekilmesini tamamlayacaktır. Filistin’de hayatın normalleşmesi süreci devam edecek, yeni anayasaya son şekli verilerek onaylanacak, reformlar pekiştirilecek ve bu aşama geçici sınırlar içinde özerkliğe sahip bir Filistin devletinin kurulmasıyla sona erecektir. Filistin devletinin kurulma sürecini başlatmak üzere uluslararası bir konferans düzenlenecek; konferansta bölgesel su kaynakları, ekonomik gelişme, mülteciler ve silah denetimi konuları ele alınacaktır. Ayrıca bu aşamada Arap devletlerinden İsrail ile İntifada öncesi ilişkilerini yeniden tesis etmeleri istenmektedir. 2004’ün başında sınırları geçici olarak belirlenmiş bir Filistin devletinin kurulmasının ardından üçüncü aşamada; sınırlar, Kudüs, mülteciler ve yerleşimler dahil kalıcı ve kapsayıcı iki devletli çözüm için Filistin ve İsrail arasında nihai statü görüşmeleri başlayacak ve 2005 yılında anlaşmanın imzalanması için II. uluslararası konferans düzenlenecektir. Bu konferansta Ortadoğu’da kalıcı bir barış için İsrail-Lübnan ve İsrail-Suriye arasındaki ilişkiler de ele alınacaktır. Bu süreçte reformlar sağlamlaştırılacak ve Filistin kurumları istikrarlı bir hale getirilecektir. Yol Haritası nihai olarak Arap devletleriyle İsrail arasındaki ilişkinin tamamen normalleşmesini ve bölgede tam anlamıyla güvenliğin sağlanmasını hedeflemektedir ki; böylece, İsrail bölgedeki tartışmalı konumundan kurtulacak, tüm işgallerini meşrulaşacak ve bölgede rahat bir nefes alacaktır.
Yol Haritası daha önceki barış girişimleri gibi bölgeye barış getirmekten oldukça uzaktır. Asıl yükün Filistinlilere yüklendiği, İsrail tarafından ise sadece işbirliğinin beklendiği bu asimetrik plan, geleceğe ilişkin olarak ipleri İsrail’in eline vermektedir. Planda Filistinlilerin yükümlülüklerine ilişkin sert ve ayrıntılı ifadelere yer verilirken, İsrail’in yükümlülüklerine ilişkin ifadeler oldukça yumuşak ve her türlü yoruma açıktır. Plan İsrail’in istediği gibi Filistin direnişinin tamamen kırılmasına odaklanmış ve bu, diğer alanlarda atılacak herhangi bir adımın ön şartı olarak vurgulanmıştır. Bu durum müzakere sürecinde Filistin tarafının elini kolunu bağlayacak ve pazarlık unsurlarını kaybetmelerine neden olacaktır.
Plan, meselenin esasını teşkil eden Kudüs, mülteciler ve sınırlar konusunda herhangi bir çözüm getirmemekte, bu konuları 2005 yılına erteleyerek Filistin tarafını oyalamaktadır. Batı Şeria çevresinde inşa edilen ve tamamlandığında 300.000 Filistinlinin topraklarını kaybedecekleri sözde „güvenlik duvarı“ndan planda hiç bahsedilmemektedir. Planın vadettiği ancak garanti etmediği „Filistin otoritesi“ ise devlet olmaktan oldukça uzak, sembolik bir yapı mahiyetindedir. Zira sınırları belirsiz ve tam egemenliğe sahip olmayan bu „devlet“, uluslararası hukukta öngörülen devlet tanımına dahi uymamaktadır. Kısmi özerklik karşılığında işgal gerçeğinin üstü örtülecektir. Ayrıca devlet için ön şart olan „şiddeti durdurma“ ve İsrail’in çekincelerinde öne sürdüğü „mutlak sükunet“ ifadeleri oldukça muğlaktır.
İsrail’in süreci sabote etmek için bu konuyu bahane etmesi kuvvetle muhtemeldir. Bunun yanı sıra kapsamlı ve kalıcı bir barış için referans noktası olarak sunulan BM Güvenlik Konseyi’nin 242, 338,1397 sayılı karaları ve diğerleri, taraflarca farklı yorumlanmaktadır. Ayrıca plana uyup uymamanın objektif kriterleri ve uymamanın beraberinde getirebileceği herhangi bir müeyyide planda belirtilmemiştir. Bu haliyle önceki anlaşmalara ve kararlara benzeyen Yol Haritası’nın başarısız olma ihtimali oldukça yüksektir. Bunların ötesinde, ABD’nin de ekseriyetle kabul ettiği ve planın uygulanması sürecinde tamamen ve ciddi bir şekilde dikkate alınacağını deklare ettiği İsrail’in çekinceleri, planı Filistinliler açısından tamamen anlamsız hale getirmektedir. İsrail’den beklenen tavizler ise taviz olmaktan oldukça uzaktır. Nitekim Haaretz gazetesinde yayınlanan şu ifadeler, verilecek tavizlerin ne anlama geldiğini yansıtmaktadır: „Birkaç ileri karakolu ve yerleşim yerini terk etmek Şaron için problem teşkil etmeyecek. İktidara geldiğinden beri zaten 62 yeni yerleşim birimi inşa etmişti… 5.000 Filistinli bizim hapishanelerimizde mahkumken, birkaç yüz tanesinin serbest bırakılması da problem olmayacak.“
Yol Haritası mevcut haliyle bile Filistinlilerin aleyhine iken, Şaron’un ABD baskıları sonucu planı kabul ettiğini açıkladığı 23 Mayıs 2003 tarihinin ardından İsrail hükümeti, 25 Mayıs 2003’te, 14 maddelik çekinceler listesi ve Filistinli mültecilerin dönüş hakkının reddedildiği ayrı bir karar ile birlikte planı onaylamıştır. Planın içini boşaltan çekinceler listesi, İsrail’in niyetinin tıpkı önceki süreçlerde olduğu gibi Ortadoğu’da kalıcı barışı sağlama olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İsrail’in Yol Haritası’na ilişkin çekinceleri şu şekilde özetlenebilir:
Sürecin başlangıcında ve süreç boyunca önkoşul, „mutlak sükunet“in sağlanmasıdır. Filistin tarafı mevcut güvenlik birimlerini dağıtarak, terör, şiddet ve tahrik ile tam anlamıyla mücadele edecek yeni birimler kurmak için güvenlik reformlarını tamamlayacaktır. İkinci aşamaya geçiş için terör örgütleri ve altyapıları tamamen dağıtılacak, illegal silahlar toplanacak, silah kaçakçılığı ve Filistin topraklarındaki silah üretimi durdurulacak ve gerekli tüm kurumlar harekete geçirilecektir. Yol Haritası’nda İsrail’in Filistinlilere karşı tahriki ve şiddeti durdurması doğrultusundaki ifade de kullanılmayacaktır.
Aşamalar arasında geçiş zaman çizelgesine değil, performansa dayalı olacaktır.
İkinci aşamaya giden yolda, yönetim reformu çerçevesinde Filistin otoritesinde yeni ve farklı bir liderliğin ortaya çıkması şarttır. Filistin Yasama Konseyi, İsrail ile koordineli olarak yapılacak bir seçimle belirlenecektir.
Ortadoğu Dörtlüsü’nün oluşturacağı izleme mekanizması, ABD yönetiminde olacaktır.
Geçici Filistin Devleti’nin niteliği, Filistin Otoritesi ile İsrail arasında yapılacak müzakereler sonucu belirlenecektir. Geçici devlet; geçici sınırlara ve egemenliğin belirli bir kısmına sahip olacak, sınırlı alanda ve sınırlı silaha sahip polis ve iç güvenlik güçleri haricinde tam anlamıyla silahsızlandırılacak, savunma ittifakı ve askeri işbirliği yapma yetkisine sahip olmayacak, tüm insanların ve eşyaların giriş-çıkışı ile hava sahası İsrail kontrolünde olacaktır.
Her aşamada İsrail’in Yahudi devleti olarak var olma hakkı ve Filistinli mültecilerin İsrail devletine dönüş hakkından vazgeçildiği belirtilecektir.
Süreç sonunda sadece çatışmalar değil, tarafların bütün iddiaları da bitecektir.
ABD Başkanı Bush’un 24 Haziran’da yaptığı konuşma çerçevesinde, doğrudan görüşmeler yoluyla bir anlaşmaya varılacaktır.
Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki yerleşim birimleri (yerleşimlerin dondurulması ve yasadışı ileri karakollar hariç), Filistin Otoritesi’nin statüsü ve Kudüs’teki kurumları ile nihai statü görüşmelerine bırakılan diğer konular, müzakere konusu olmayacaktır.
242 ve 338 sayılı BM kararları dışındaki diğer kararlar referans olarak alınmayacaktır. Yol Haritası’na dayanan anlaşma, geçerliliğini kendisinden alan bağımsız bir anlaşma niteliğinde olacaktır.
Filistin otoritesinin reform süreci teşvik edilecektir.
İsrail kuvvetlerinin Eylül 2000’deki sınırlara çekilmesi mutlak sükunet şartına bağlı olsa da, oluşacak yeni şartlar ve doğacak ihtiyaçlar da çekilme konusunda dikkate alınacaktır.
İsrail, güvenlik şartlarına bağlı olarak, Filistinlilerin hayatlarını normale döndürmek için çalışacaktır.
Arap devletleri terörist faaliyetleri kınayarak barış sürecine katkıda bulunacaktır. Filistin barış süreciyle diğer süreçler (Suriye ve Lübnan) arasında bir ilişki kurulmayacaktır.
İsrail, Yol Haritası’nı kabul ettiğini deklare ettiği 23 Mayıs’tan bu yana planı ihlal etmeye devam etmektedir. Tüm uluslararası tepkilere rağmen Batı Şeria’nın çevresini duvarlar ile çevirmeye devam eden İsrail, 23 Ekim 2003 tarihinde Yol Haritası’na uymayacağının yeni bir sinyalini daha vermiştir. Nablus’un kuzeyindeki Karnei Şomron yerleşiminde 143, Kudüs yakınlarındaki Givat Zev’de 180 evin inşası için ihale açılmıştır. Böylece 2003 yılının başından bu yana inşa edilen evlerin sayısı 1627’ye ulaşacaktır. İsrailli yetkililer ise her zaman olduğu gibi, bunun Yol Haritası’nı ihlal anlamı taşımadığını iddia etmektedir. Öte yandan İsrail’in yerleşim karşıtı izleme örgütü Peace Now, Kasım ayında yayınladığı raporunda, 4 Haziran’da yapılan Akabe Zirvesi’nde Şaron’un Yol Haritası’na destek vermesinin ardından medya önünde yıktırdığı sekiz ileri karakoldan beşinin yeniden inşa edildiğini belirtmiştir. Bunun yanı sıra, İsrail hükümeti Ekim ayında gayrimeşru kabul edilen Batı Şeria’daki sekiz ileri karakola „kanuni“ statüsü vermiştir. Bu arada Yol Haritası’nı görüşmek üzere 15 Temmuz 2003 tarihinde toplanan İsrail Parlamentosu, 1967’de işgal ettikleri Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’ün, ne tarihi açıdan, ne uluslararası hukuk ne de İsrail devletinin altına imza koyduğu antlaşmalar açısından „işgal edilmemiş“ olduğu yönünde karar çıkarmıştır. Kararda ayrıca, İsrail hükümetinin yerleşim yerlerini güçlendirme konusunda çabalarını sürdürmesi ve yerleşimcilerin de inşaatlarına devam etmesi yolunda çağrı yapılarak, Yahudi yerleşimlerine verilen destek net bir şekilde ortaya konmuştur.
Yol Haritası’nın hayata geçirilmesi ile alakalı olarak 3-4 Haziran 2003 tarihinde Mısır’ın Şarm el-Şeyh kasabasında, 5 Haziran’da ise Ürdün’ün Akabe kentinde toplanan iki zirve oldukça önemlidir. Bunlardan ilki Bush ile Amerikan yanlısı Arap yönetimleri (Filistin’in yeni başbakanı Mahmut Abbas ile Mısır, Ürdün, Bahreyn ve Suudi Arabistan) arasında gerçekleşmiştir ki; böylece ilk kez Ortadoğu’da herhangi bir barış için en önemli iki devlet (Suriye ve Lübnan) dışlanmış ve Arap devletleri ABD yanlıları ve karşıtları olarak resmen ikiye ayrılmıştır. Akabe Zirvesi’ne ise Bush, Şaron, Mahmud Abbas ve Kral Abdullah katılmıştır. Her iki zirvenin de amacı Filistin’i yeniden yapılandırarak Filistin direnişini tasfiye etmek ve bu süreçte Arap devletlerinden destek almaktır. Ancak Filistin halkının silahsızlandırılması ve mültecilerin geri dönüş hakkının engellenmesi gibi konuların görüşüldüğü bu zirveler, ihanet anlaşmaları olarak nitelendirilerek büyük tepki toplamışlardır. Akabe Zirvesi’nin sonuçlarını reddeden Hamas, İslami Cihad ve el-Aksa Şehitleri Tugayı zirve sonrasında artan İsrail saldırılarına misilleme olarak, ilk kez 9 Haziran’da İsrail’e yönelik ortak silahlı eylem gerçekleştirerek dört İsrail askerini öldürmüşlerdir.
Ortadoğu’da kalıcı bir barış için büyük umutlar beslenen Yol Haritası, önceki planlar gibi, kronikleşmiş Filistin-İsrail meselesine çözüm getirebilecek niteliklere sahip değildir. Zira İsrail işgali yerine Filistin direnişinin problem olarak görüldüğü bu plan, yeni bir şey ortaya koymamaktadır. Edward Said’in deyimiyle bir barış planı olmaktan ziyade pasifleştirme planı olan Yol Haritası, İsrail işgalinin daha da kurumsallaşmasını sağlayacaktır. ABD ve İsrail ikilisi bu planla, Filistin’i iyice köşeye sıkıştırmayı ve Filistin davasını tamamen tarihe gömmeyi amaçlamaktadır. Bu süreçte en büyük tehlike tıpkı Lübnan’da yaptıkları gibi, Filistin’i iç savaşa sürüklemeleridir.

Yol haritasına alternatif girişimler

Ortadoğu’da barış çabalarına ilişkin olarak Yol Haritası’nın dışında, iki farklı girişim daha gündeme gelmiştir:
İlki, Ayalon-Nusseibh inisiyatifi ya da „Hedef Haritası“ (Destination Map) olarak bilinen ve İsrail iç güvenlik servisi eski başkanı Ami Ayalon ile Filistinli profesör ve Kudüs eski Bakanı Sari Nusseibh’in 1967’de işgal edilen toprakların Filistin devletine iadesini istedikleri tek sayfalık dilekçeli girişimdir ki; bunun altına onbinlerce Filistinli ve yüzbini aşkın İsrailli imza atmıştır. İkincisi ve daha önemlisi, Cenevre İnisiyatifi olarak adlandırılan ve 2001 başlarında Filistin ile İsrail arasındaki görüşmelerin tamamen kesilmesinin ardından, İsviçre hükümetinin himayesinde, Filistin Enformasyon Bakanı Yasir Abdurrabbih ile İsrail Adalet eski Bakanı Yoshie Pilline’nin öncülüğünde hazırlanan ve Yol Haritası’ndan çok daha kapsamlı ve ayrıntılı olan Cenevre Deklerasyonu’dur. Filistin-İsrail barışının temeli olarak Oslo Anlaşması’nın yerine geçmesi beklenen 50 sayfalık taslak anlaşma, yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın ardından, 12 Ekim’de Ürdün’de açıklanmış; ardından 1 Aralık’ta Cenevre’de resmen ilan edilerek imzaya açılmıştır. Deklarasyonda; taraflar arasındaki ilişkiler, sınırlar, sınır geçişleri, egemenlik, güvenlik, Kudüs, mülteciler, yerleşimler, Filistinli tutuklu ve mahkumlar, dini öneme sahip bölgeler, su, kitle imha silahları, uygulamaları denetleme ve problemleri çözüm mekanizması gibi pek çok konuya ayrıntılı olarak değinilmektedir. Nihai Statü Anlaşmasına bırakılan önemli konulara ilişkin çözümler sunan deklarasyonun gelecekte yapılacak anlaşmalarda önemli bir model olması beklenmekteydi. Filistin tarafının mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçmesi karşılığı toprak tavizine dayanan bu deklarasyona göre İsrail tarafı, kutsal topraklar, Ariel ve Efrat’taki egemenliğinden vazgeçmektedir ki; bu şimdiye dek yapılan barış görüşmelerinde en temel değişikliktir. Deklarasyonda Batı Şeria’nın %98’i ile Gazze’nin tümünde ve Kudüs’ün Arap bölgelerinde bir Filistin devletinin kurulması öngörülmektedir.
Müzakerecilerin hükümetlerini temsil etmediği bu girişime zamanla uluslararası toplum ve özellikle ABD ılımlı bakmaya başlasa da, Şaron çok sert tepki göstermiş ve buna katılan İsraillileri „hain“ ve „terörist“ olarak nitelendirmiştir. Görüşmeleri yürütenleri hapis ve sürgünle tehdit etmenin yanı sıra, onların idamlarını isteyenler de olmuştur. Bunun yanı sıra Şaron, İsrail sol kanadını, hükümeti barış çabalarında by-pass etmeye çalışmakla suçlamış ve sunulan alternatiflerin, zaten yıpranmış olan Yol Haritası’nı istikrarsızlaştıracağı konusunda uyarmıştır. Deklarasyonun asıl önemli yönü, İsrail hükümetinin barış görüşmelerinde kendisine Filistinli muhatap bulamadığı yönündeki iddialarının gerçek dışı olduğunu ortaya koymasıdır. İlk defa mültecilerin geri dönüş hakkından vazgeçilmesinin önerildiği bu plana, Filistinli direniş organizasyonları çok sert tepki göstermiş ve bunu ihanet ve işbirlikçilik olarak değerlendirmişlerdir. Arafat ise kendisine yakın üç bakanın aktif rol aldığı bu inisiyatifi gayri resmi olarak desteklemiştir.
Cenevre Deklerasyonu’nun önemli noktaları şunlardır:
Her iki taraf da birbirinin barış içinde yaşama hakkını tanıyacaktır. Filistinliler İsrail’i Yahudi halkının yaşadığı bir devlet olarak tanıyacaklardır.
Filistin tarafı geri dönüş hakkından taviz verecektir. Buna karşılık mülteci konumundaki yaklaşık 3.7 milyon Filistinliye beş ayrı seçenek sunulmaktadır: Şu anda bulundukları ülkelere yerleşme, Filistin Otoritesi’nce kabul edilme (Batı Şeria ve Gazze), toprak değişimi sırasında Filistinlilere bırakılan topraklara yerleşme, yabancı ülkelere gitme, çok az bir kısmının da İsrail’e kabulü. Böylece en geç beş yıl içerisinde mülteci meselesi tamamen çözülecektir. Yer değiştirme dolayısıyla kaybedilen malların tazminatı verilecektir.
Bazı karşılıklı toprak değişimleri dışında İsrail, 1967’de işgal ettiği tüm topraklardan çekilecektir.
Kudüs bölünecek ve Doğu Kudüs Filistin devletinin bir parçası olacaktır. İki devletin başkenti, Kudüs’te egemenlikleri altındaki bölge olacaktır. Doğu Kudüs’ün ve Batı Şeria’nın Yahudi bölgeleri İsrail’e bırakılacaktır.
Harem-i Şerif’in kontrolü Filistinlilerin elinde olup, İslam Konferansı Örgütü’nün de dahil olduğu uluslararası bir güç bölgenin güvenliğini ve denetimini sağlamak üzere konuşlandırılacaktır. Ağlama Duvarı ise Yahudi egemenliğinde kalacaktır.
Başta Ortadoğu Dörtlüsü olmak üzere, tarafların üzerinde uzlaşacağı diğer bölgesel ve uluslararası güçlerden oluşacak çokuluslu bir güç, bölgenin güvenliğini ve denetimini sağlamak üzere konuşlandırılacaktır. Bu gücün görevi; İsrail’in çekilişini yakından izlemek, ordusu olmayan Filistin devletinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistinlilerin sınır geçişlerini gözlemek, terörizme karşı alınacak tedbirlerin uygulanmasına yardım etmek, Kudüs’te ve Harem-i Şerif’te kalıcı olarak bulunmak olacaktır.
İsrail’in elindeki tüm Filistinli tutuklu ve mahkumlar üç aşamada serbest bırakılacaktır.
Filistinliler terörü ve şiddeti önlemek ve tüm direnişçileri silahsızlandırmak için taahhütte bulunacaktır. Filistin, silahtan arındırılmış bir devlet olacak ve sınır geçişleri uluslararası denetime tabi tutulacaktır.
Anlaşmanın kabulüyle birlikte taraflar önceki tüm iddialarından vazgeçecektir. Bu anlaşma tüm BM kararlarının ve geçmiş anlaşmaların yerine geçecektir.
Cenevre Deklarasyonu’nun adil ve kalıcı bir barışı getirmekten uzak olduğunu düşünen çevreler itirazlarını şu konularda yoğunlaştırmışlardır:Mülteciler konusundaki taviz oldukça tehlikeli olup, uluslararası anlaşmalarda kabul edilen Filistinlilerin geri dönüş hakkını ortadan kaldırmaktadır. Deklarasyonda mülteci „hakları“ yerine mülteci „meselesi“ ibaresi kullanılmıştır ki; bu, Filistinli mülteciler sorununun uluslararası hukuk boyutunu göz ardı etmektedir. Bu durum, Filistinli mültecileri dünyanın değişik bölgelerine dağıtma konusundaki mevcut çabaları cesaretlendirmektedir. Deklarasyonda ayrıca, taraflardan önceki tüm iddialarından vazgeçmeleri istenmekte; böylece, işgalci güçlerin işledikleri cinayetlerin ve haksızlıkların hesabını sorma hakkı Filistinlilerin ellerinden alınmaktadır. Deklarasyonun tüm BM kararlarının ve geçmiş anlaşmaların yerine geçmesi yönündeki vurgu, Filistinliler lehinde alınan pek çok BM kararının devre dışı bırakılması anlamına gelmektedir. İsrail devletinin bir „Yahudi devleti“ olarak Filistinlilerce tanınması, İsrail içinde yaşayan Arapların hayatını ileride tehlikeye atacaktır. Öte yandan, vadedilen Filistin otoritesi askerden arındırılmış ve tam egemenliği olmayan bir mahiyettedir. Bu durum İsrail’in siyasi kontrolünü artıracak, ekonomik ve askeri nüfuza sahip olmasını sağlayacaktır. Başta Kudüs olmak üzere pek çok bölgede Yahudi yerleşim birimlerinin varlığı da kabul edilmektedir. Son olarak bu inisiyatif, tıpkı önceki süreçlerde olduğu gibi, Filistin halkının milli birliğini ve azmini zayıflatarak intifadanın yenilgisine yol açacaktır.

 

Yol haritasının kabulunden sonraki gelişmeler

D. Yol Haritası’nın Kabulünün Ardından Yaşanan Gelişmeler
Filistin’in seçilmiş başkanı Arafat’ı saf dışı bırakmayı arzu eden ABD ve İsrail ikilisinin baskıları sonucu Arafat, Mahmud Abbas’ı 19 Mart 2003’te ihdas edilen başbakanlığa getirmiştir. Abbas’ın 13 Nisan’da hazırladığı kabine listesini Arafat’a sunmasının ardından ilk anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Abbas’ın, Filistin direnişine ağır darbe vurmayı ve direnişi tamamen tasfiye etmeyi planlayan ABD’nin ve İsrail’in istekleri doğrultusunda Muhammed Dahlan’ı İçişleri Bakanlığı’na getirmesine Arafat itiraz etmiş; sonuçta Abbas hem Başbakanlık hem de İçişleri Bakanlığı görevini üstlenirken, Dahlan’ı da İçişlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirerek meseleyi çözmeye çalışmıştır. Ayrıca, güvenlik birimlerinin kontrolü konusunda da Arafat ile Abbas arasında mücadele yaşanmış; Abbas bu birimlerin tümünün kendi kontrolü altında olmasını isterken, Arafat sekiz birimden dördünün kontrolünü vermeyi reddetmiştir. Bunların yanı sıra İsrail’in kuşatmaya ve suikastlara devam etmesi, Yol Haritası’nda öngörülen yapıcı adımları atmada isteksiz davranması ve uluslararası toplum ile ABD yönetiminin bu konuda İsrail’e ciddi bir baskı yapmaması Abbas’ı oldukça rahatsız etmiştir. Halk desteğine sahip olmamasının bir sonucu olarak, içeride hükümet politikalarına yeterince destek bulamaması, hükümetin fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olunması ve çeşitli tahriklere maruz kalması da Abbas’ın karşılaştığı diğer sıkıntılar olmuştur. Görevi esnasında bir yandan ABD-İsrail ikilisinin Filistin direnişini tasfiyesi konusunda yoğun baskılarına maruz kalırken, diğer yandan Arafat’ın engellemeleriyle karşılaşan ve onunla yetki mücadelesine giren Abbas, son olarak özerk yönetim parlamentosundaki el-Fetih mensubu milletvekillerinin aleyhinde verdikleri gensoru önergesinin görüşmeye alınmasının kabulü ardından, 6 Eylül’de istifa etmiştir.
Filistin’in ilk başbakanı olarak atanan Abbas’ın görev yaptığı 100 gün boyunca yaşanan en önemli gelişme, direniş örgütlerinin ilan ettikleri üç aylık şartlı ateşkestir. Başta Hamas, İslami Cihad ve El-Aksa Şehitleri Tugayı olmak üzere direniş örgütleri, Abbas hükümetinin uygulayacağı politikaların iç savaşa sebep olabileceği ihtimalini göz önüne alarak bunun önüne geçmek, İsrail’in asıl niyetini ortaya koymak, barışı engelleyen taraf olmadıklarını göstermek ve İsrail zindanlarında bulunan tutuklu ve mahkumların serbest bırakılmasını sağlamak üzere 29 Haziranda Abbas’ın ateşkes teklifini kabul etmişlerdir. Direniş örgütleri ateşkesi kabul ederlerken şu şartları ileri sürmüşlerdir:
İsrail, Filistinlilere yönelik tüm saldırılarına son vermeli, kutsal mekanlara yönelik saldırılarını derhal durdurmalı, Arafat’a yönelik kuşatmaya, suikastlara, katliamlara, ev yıkımlarına ve devlet terörüne son vermeli,
Filistinli 6.000 tutuklu ve mahkum serbest bırakılmalı,
Filistinli gruplar, İsrail bu şartları ihlal ettiği andan itibaren ateşkes kararlarından sorumlu olmayacaklar ve gerekeni yapacaklardır.
Ateşkes kararı, Filistin hükümetinin „şiddetin altyapısını yok etme“ konusundaki çabalarının iç savaşa yol açacağı yönündeki İsrail beklentilerini altüst etmiş ve İsrail’in özellikle Hamas ile İslami Cihad’ı tasfiye çabalarını zorlaştırmıştır. Ancak ateşkesi Filistinlilerin iç meselesi olarak gören ve bunu tanımayan İsrail, birkaç gün sonra bir el-Fetih mensubunu öldürmüştür ki bu, el-Fetih’e bağlı El-Aksa Şehitleri Tugayı’nın artık ateşkese bağlı olmadığını açıklamasıyla sonuçlanmıştır. İsrail’in saldırılarını ve Hamas ile İslami Cihad’ın üst düzey yetkililerine yönelik suikastlarını sürdürmesi ve bu suikastlara cevap olarak direniş örgütlerinin düzenlediği saldırılar sonucu ateşkes, 40 gün sonra 19 Ağustos’ta bozulmuştur. Bu tarihte Hamas’ın Kudüs’te düzenlediği saldırıda 21 İsraillinin ölmesinin ardından AB, uzunca bir süredir ABD’nin özellikle Hamas’ı ve liderlerini terör listesine alması ve finansal destek yollarını kesmesi yolunda yaptığı baskıya boyun eğmiştir. ABD desteğini tam olarak arkasına alan İsrail, Hamas’ı askeri – siyasi kanat ayrımı yapmaksızın bütünüyle yok etmek üzere hedef olarak aldığını açıklamıştır. Yara almadan kurtulan Abdülaziz el-Rantissi, yaralanan Mahmud Zehhar ve şehit olan İsmail Ebu Şenneb, Muhammed Hanbeli gibi siyasi ve askeri kanat liderlerinin yanı sıra İsrail, 6 Eylül’de Hamas’ın kurucusu ve manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin ile yardımcısı İsmail Heniyye’yi hedef alan bir saldırı düzenlemiş ve bu saldırıdan Şeyh Ahmed Yasin ve İsmail Heniyye hafif yaralı olarak kurtulmuşlardır. Ayrıca İsrail, hem Yol Haritası’nın ilk aşamasında gerçekleştirmesi gereken güven artırıcı tedbirlerin bir parçası hem de Filistinli direniş örgütlerinin ateşkesi kabul ederken öne sürdükleri şartlardan biri olan Filistinli tutuklu ve mahkumların serbest bırakılması konusunda samimi olmadığını ortaya koymuştur. Zira serbest bırakılanların sayısı sınırlıdır ve bunların önemli bir kısmını cezasını tamamlamış veya tamamlamak üzere olanlar ile yargılanmadan bekletilenler teşkil etmiştir.
29 Mart 2002’den bu yana Filistinli direnişçileri şiddete teşvik ettiği suçlamasıyla Arafat’ı Ramallah’ta tecrit eden İsrail, diplomasi kurallarına aykırı olarak kendisini ziyaret eden yabancı ülke temsilcilerini de boykot ederek her yönden kuşatmıştır. İsrail’e yönelik intihar eylemlerinin ve Mahmud Abbas’ın istifasının ardından toplanan İsrail Güvenlik Kabinesi, 11 Eylül’de, Arafat’ı „barışın önünde en büyük engel“ olduğu gerekçesiyle sürgüne gönderme yönünde ilke kararı almıştır. Kararın yürürlüğe konmaması için 13 Eylül’de toplanan BMGK’dan ABD vetosu dolayısıyla karar çıkmamasının ardından, Genel Kurul 19 Eylül’de acil olarak toplanarak ezici bir çoğunlukla İsrail’in seçilmiş başkan Arafat’ı sınır dışı etmemesi ve güvenliğini tehdit etmemesi yönünde bir karar çıkarmıştır.
Abbas’ın 6 Eylül 2003’te istifasının ardından Arafat, yeni hükümeti kurma görevini kendisine daha yakın olan özerk yönetimin meclis başkanı Ahmed Kuraya’ya vermiştir. Ancak çok geçmeden yeni başbakan ile Arafat arasında da güvenlik güçlerine ilişkin anlaşmazlık ortaya çıkmıştır. Sonuçta iç savaş çıkmasından endişe eden Kuraya, Arafat’ın isteği doğrultusunda yeni İçişleri Bakanı’nı atamış ve 12 üyeli Ulusal Güvenlik Konseyi’ni İçişleri Bakanlığı yerine Arafat’a bağlamıştır. İki aylık güç mücadelesinin ardından 6 Kasım’da, 24 kişilik yeni kabine 13’e karşı 48 oyla Filistin meclisinden güvenoyu almıştır.
19 Ağustos 2003’te Kudüs’teki patlamanın ardından ilişkileri donduran İsrail ile yeniden görüşmeye başlamak için Kuraya bazı ön şartlar ileri sürmüş; ancak Şaron’un bu şartları reddetmesi dolayısıyla görüşme ertelenmiştir. Bu arada Şaron, Filistin tarafının „terörist örgütleri kökünden temizlememesi“ ve barış görüşmelerinin başlamaması durumunda, „tek taraflı hareket“e geçeceği yönünde bir ültimatom vermiştir. „Şaron Planı“ olarak adlandırılan „tek taraflı hareket“ kararının Yol Haritası’na alternatif en ciddi ve en kapsamlı girişim olan Cenevre Deklerasyonu’nun resmen açıklanmasının hemen öncesine denk düşmesi dikkat çekici bir noktadır. Ocak ayında İsrail Parlamentosu’nda 39’a karşı 51 oyla onaylanan „Şaron Planı“na göre; toplam 7.000 Yahudi’nin yaşadığı ve güvenliğini sağlamanın İsrail’e pahalıya mal olduğu Gazze’deki Yahudi yerleşimleri dağıtılırken, Batı Şeria’dakiler ilhak edilecektir. Ancak bu konuda yerleşimcilerden büyük tepki gelmiştir. Yerleşimciler herhangi bir yerleşim biriminin yıkılmasının savaş sebebi olacağı yönünde hükümeti tehdit etmişlerdir.
Aralık ayında Mısır İstihbarat Başkanı Ömer Süleyman’ın öncülüğünde, yeni bir ateşkes yolunda Filistinli direniş örgütleriyle görüşmeler yeniden başlamıştır. Ancak yeni kurulan Kuraya hükümetinin, hem uluslararası toplum önünde meşruiyet kazanmak için hem de Yol Haritası’ndaki yükümlülüklerine uyması konusunda ABD’nin Şaron’a baskı yapması için kullanmayı düşündüğü ateşkes görüşmeleri, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Görüşmelerde direniş örgütlerinin İsrail içindeki saldırılarını durdurma, ancak Batı Şeria ve Gazze’deki yerleşimcilere ve askerlere yönelik saldırılarını devam ettirme yönündeki teklifleri kabul görmemiştir. Taraflar, ateşkes görüşmelerinin başarısızlığa uğramasının diyalogların kesilmesi anlamına gelmediğini vurgulamışlardır ki; bu da önümüzdeki dönemde bu yolda girişimlerin artarak devam edeceğini göstermektedir.
19 Kasım’da Rusya’nın hazırladığı ve Yol Haritası’nı Ortadoğu barış arayışında tercih edilir bir araç olarak gören 1515 sayılı karar, BMGK’dan oybirliği ile geçmiş ve böylece Yol Haritası taraflar için bağlayıcı hale gelmiştir. Bu karar, planın uygulanması sürecinde ABD’nin dışında herhangi bir etkin gücün rol almasını istemeyen İsrail’i oldukça rahatsız etmiş ve Şaron’un ikinci adamı olarak bilinen Ticaret Bakanı Ehud Olmert, İsrail’in kendisini bu kararla bağlayıcı hissetmediğini vurgulamıştır. Öte yandan, 3 Aralık 2003 tarihinde BM Genel Kurulu’ndan Filistin sorununa ilişkin beş ayrı karar çıkmıştır. Kararlardan ilki, Güvenlik Konseyi’nin 1515 sayılı kararını onaylar mahiyette olup, Filistin-İsrail çatışmasının barışçıl yollarla ve iki devletli çözüm prensibi çerçevesinde çözümlenmesi ve tarafların Yol Haritası’ndaki yükümlülüklerini yerine getirmesi çağrısı yapılmaktadır (160 kabul, 6 ret ve 5 çekimser). İkinci karar, İsrail’in Kudüs üzerinde hukuki ve idari denetim sağlama konusundaki çabalarını illegal ve geçersiz sayan ve Kudüs’te diplomatik misyon açan devletleri eleştiren karardır (155 kabul ve 8 red). Diğer bir karar da İsrail’in 1967’de işgal ettiği Golan Tepesi’nden çekilmesi istenmektedir (104 kabul, 5 ret ve 61 çekimser). Diğer kararlar ise Filistin halkını destekler mahiyettedir.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: